ŞUAYB ALEYHİSSELAM

ŞUAYB ALEYHİSSELAM
KİMDİR?	
Hz. Şuayb (Arapça; شعيب , , İbranice; Yitro) Medyen  ve Eyke 
halkına gönderilen bir peygamberdir.  Şuayb Arapça’da doğru yolu
gösteren anlamına gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiş bir peygamber olup Hud (a.s.), Salih
(a.s.), ve Lut (a.s.)’dan sonra zikredilmektedir. 

Hz. Şuayb’ın ismi Kur’an-ı Kerim’de on bir yerde geçer. 
Şuayb; “Mübarek bir toplumdan gelmiş, dal budak salmış” demektir.
Hz. Şuayb’ın doğumu hakkında Kur’an-ı Kerim’de kabilesinin çok
yaşadığından, uzun ömürlü olduğundan bahsedilir. Buna göre doğumu
hicretten önce yaklaşık 1802 (M.Ö. 1180)’dir.  


KİTAB-I MUKADDES’TE HZ. ŞUAYB

Hz. Şuayb, Kitab-ı Mukaddes’in Eski Antlaşma bölümünde yer almaktadır. Hz.
Şuayb Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen bir peygamberdir. Yalnız
Kitab-ı Mukaddes’te çok fazla bilgiye yer verilmemiştir.
Hz. Şuayb, Kitab-ı Mukaddes’te Reuel  ve Midyanlı Kâhin Yitro  olmak üzere
iki farklı isim ile zikredilmektedir. Bu isimler Eski Antlaşma’nın şu bölümlerinde
geçmektedir.
•	Yaratılış 
•	Mısırdan Çıkış 
•	Çölde Sayım 
•	1.Tarihler 
İngilizcede Yitro, Yithro, Yisroi, Yisrau olarak geçmektedir. İbranicesi ise
Yisro,  — "Jethro” olarak okunmaktadır.  Yahudi yazar Sımeon Ben Yoḥaı’ye göre
Hz. Şuayb yedi isimle anılır. “Reuel”, “Jether”, “Jethro”, “Hobab”, “Heber”, “Keni” ve
“Putiel”. 
Kitab-ı Mukaddes’e göre Hz. Şuayb Midyan’da (Medyen) yaşamıştır.  Midyan,
bugün kuzeybatı Suudi Arabistan ve Akabe Körfezi'nin doğu kenarı boyunca uzanan bir
bölgede yaşanan yer olarak kaydedilir. Bazı kaynaklar ise Midyan’ın Sina Yarımadası
içinde olduğunu söyler. Antik İncil haritalar, her iki yerle ilgili Midyan’ı
göstermektedir. 
Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Şuayb’ın Midyanlı Kâhin Yitro olarak geçmesi, bunun
yanında Yitro’nun; putlara tapmanın yanlış olduğunu söylemesi ve bu nedenle
dışlanması ve kızlarının sürülerini sulamak için gittiği yerde çobanların onları
uzaklaştırmaya çalışması, onları da inançlarından ötürü dışlamaları Hz. Şuayb’ın rahip olduğu görüşünü artırmaktadır.  Yahudi tarihçileri Hz. Musa’ya ilk dinsel bilgilerin
Yitro tarafından verildiğini bildirir. 
KİŞİLİK
“Hz. Şuayb, halim-selim, yumuşak huylu, tatlı dilli, olgun, aklı başında bir insandı. Üstelik o,peygamberimiz Hz.Muhammed’in beyan ettiği üzere, “Peygamberlerin Hatibi”idi. Hz. Şuayb etkili ve ikna edici bir konuşma yeteneğine sahipti. Onun seçkin şahsiyeti ve etkin hitabet gücü ilâhi sözle birleşince, Medyen ve Eykeliler'in onun çağrısından etkilenmemeleri düşünülemezdi.” 
“ Bir görüşe göre şehir adını Hz. İbrahim'in oğlu Medyen'den almıştır.”  “Josephus, Eusebius ve Batlamyus bu kentten ayrı ayrı söz ederler. Eski Ahid'de Medyen adlı bir kent geçmemektedir. Ne ki, Midyan isminde bir kabileden ve onun soy kütüğünün varıp kendisine dayandığı Midyan adlı kişiden söz edilir.  Sadece bir ses benzerliği değilse -muhtemelen Medyen'lilerin  büyük atası- Midyan, Eski Ahid'e göre Hz. İbrahim'in Katura'dan olma oğludur. (Tekvin 25/2)” “Hz. Şuayb'ın, Kitâb-ı Mukaddes'te (Çıkış  i i, 18) "Allah'a inanan" anlamına Reu-el olarak da sözü geçen, Hz. Musa'nın kayınbabası jethro olduğu söylenmektedir: Medyen Kitab-ı Mukaddes'e göre Midian- bölgesi bu günkü Akabe körfezi'nin kuzeyinden Sina Yarımadası'nın içlerine ve Ölü Deniz'in doğusunda Moab dağına kadar uzanıyordu, sakinleri ise Arapların Emur (Amorite) koluna mensup kabilelerdi.”  
COĞRAFYA

“Medyen toprakları, Hicaz'ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz'in doğu sahiline, güney Filistin'e, Akabe Körfezi'ne ve Sina Yarımadası'nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medayinde yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sahilini takip eden Yemen-Mekke ve oradan Suriye ticaret yolu güzergâhı ile Irak'tan Mısır'a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır.” 
“Medyen, Mısır ile Filistin arasında, Sînâ yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adıdır. Hz. Şuayb döneminde buralarda Araplar’ın Emur (Amoriler) koluna mensup kabileler oturuyordu. İslâmî kaynaklarda Medyen’le ilgili daha farklı bilgiler de verilmektedir.” 
TOPLUM (MUHATAPLARI)

“Bir görüşe göre Medyen’in, Hz. İbrâhim’in oğlunun ismi olduğu, zamanla onun soyundan gelenlerin de bu isimle anıldığı söylenir. Akabe körfezinin doğu kıyısındaki Maan yakınlarında bulunan eski bir şehir bu adı taşımaktaydı. İbn Kesîr’e göre Medyen halkı “Eyke halkı” diye de anılırdı. Bunlar ağaçlara taptıkları için gür ağaçları ifade etmek üzere kullanılan Eyke ismiyle anılmışlardır (III, 443; VI, 168).” 
Eyke halkı Şuayb (a.s)’ın kavmidir ve başkentleri nedeniyle Medyenliler adını almışlardır. El-Eyke,Tebük’ün eski adı idi ve sözlükte “sık orman” anlamına gelir.
“Medyenliler'le Eykeliler'in iki farklı kabile mi, yoksa aynı kavim mi olduğu konusunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Bir grup, A'raf Suresi'nde Hz. Şuayb'a (a.s) "Medyenliler'in kardeşi" (ayet: 85) dendiği halde, burada Eyke halkıyla ilgili olarak böyle bir şey denmediğinden hareketle bunların ayrı kavimler olduğunu savunurken diğer grup, Medyenliler hakkında A'raf ve Hud Sureleri'nde sözü edilen ahlâkî hastalıklar ve özelliklerle, burada Eykeliler hakkında verilen bilgilerin aynı olduğundan hareketle, bunların aynı kavim olduğu görüşündedir. Sonra, Hz. Şuayb'ın (a.s) her iki kavme mesaj ve uyarısı aynı olduğu gibi, iki kavmin sonu da aynı olmuştur. Bu konudaki araştırmalar, her iki görüşün de doğru olduğunu göstermiştir. Medyenliler'le Eykeliler kuşkusuz iki ayrı kavim idiler; fakat aynı gövdenin dallarıydılar.” 

“Medyen halkı Şuayb aleyhisselâm döneminde Mısır krallarına bağlıydı. Araplar’la yakın ilişkileri neticesinde zamanla Araplaşmışlardır (İbn Âşûr, VIII, 239-240). Aynı soydan gelen Şuayb’ın şeceresi kaynaklarda İbrâhim oğlu Medyen oğlu Yeşcur oğlu Mîkâil oğlu Şuayb şeklinde verilir. Şeceresi hakkında farklı bilgiler de vardır (bk. Şevkânî, II, 256). Tevrat’ta ismi, Çıkış, 2/18’de Reuel; Çıkış, 3/1’de Midyan kâhini Yetro; Sayılar 10/18’de Reuel oğlu Hobab gibi farklı şekillerde verilmektedir.” 
Şuayb’ın (a.s) toplumunun yaşadığı bölgenin sosyo-politik konumu

“Medyenlilerin yaşadığı bölge, ticaret yollarının kesiştiği ve işlek ticari yollar üzerinde kurulduğu  için burada yaşayanlar büyük tüccar idiler. Bulundukları konum onlar için bir nimet idi. Hileye, gayrı meşru kazanca yönelmeleri yokluktan gelmiyordu. Konum itibariyle refah içindeydiler. Medyen halkı bolluk içinde, müreffeh bir hayat yaşıyordu.”  Daha fazla gelir elde etme hırsı onları gayrı meşru yollardan mal kazanmaya sevketti. 
“Medyenlilerin yurdu, Hicaz'ı Şam'a bağlayan ana yol üzerinde idi. Bu yüzden ana geçim kaynakları ticaret idi. Medyen halkının ticaretle meşguliyeti Hz. Şuayb'ın onlara verdiği Kur'an'daki öğütlerden de anlaşılmaktadır.” 
KUR’AN’DAKİ ANLATIMI

Şu'arâ Sûresi 176 ve devamındaki âyetler Kur'an-ı Kerim'de Hz. Şuayb kıssası ile ilgili ilk inen âyetlerdir.
“176. âyet onların haberini vererek başlıyor: Ormanlık vadinin halkı (da) elçilerini yalanladı”.  
Ve hemen ardından kendilerine elçi olarak gönderilen Hz. Şuayb'ın tebliği aktarılıyor:
“Hani bir zamanlar; soydaşları Şuayb şöyle demişti:" Hâlâ sorumlu davranmayacak mısınız? Hem bakın, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Şu halde Allah'a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin! Ben bu (davet) karşılığında sizden hiçbir ücret talep etmiyorum; benim ecrimi takdir etmek sadece âlemlerin Rabbine düşer." "( Ölçüp biçerken) ölçüyü tam tutun,  hak yiyenlerden olmayın! Ve doğruluktan şaşmayan bir teraziyle tartın! İnsanları hakları olan şeylerden mahrum bırakmayın ve kötülüğü yaygınlaştırarak yeryüzünde ahlâki çürümeye meydan vermeyin! Sizi de önceki kuşakları da yaratan o Yaratıcıya karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!" (Şuara 26\176- 184)” 
  Evet gönderilen tüm elçiler gibi Şuayb aleyhisselam da toplumuna yaptığı ilk hitapta önce kelime-i tevhid çağrısında bulundu. Çünkü Allah’a imanın temeli tevhid’tir.Temel bozuk olursa o temelin üzerine neyi inşa ederseniz edin yıkılmaya mahkumdur. Bu toplumda da başta temelde sıkıntı vardı ve bunu düzeltmeden neyi düzeltmeye çalışırsanız çalışın bir işe yaramayacaktır.Gönderilen elçiler de çok iyi biliyordu  ilk yapmaları gereken Allah inancının sağlam temeller üzerine oturtulması gerektiğini ancak bunu başaranlar insani ve toplumsal ilişkilerini sağlam bir zemine oturtabilirler. Çünkü insanlara haksızlık etmemeyi, insanların haklarını yememeyi, ve her türlü kötü davranışı kökten çözmeyi sağlayacak olan tek şey Allah’a gereği gibi iman etmektir. Yani Allah’ın her an hayatına müdahil olduğunu bilmek ve aynı zamanda O’ndan başka cezalandıracak veya mükâfatlandıracak olmadığına iman etmektir.İşte Şuayb aleyhisselam da Kur’an-ı Kerim’de A’raf suresi 85 ve devamındaki ayetlerde  toplumuna  şu şekilde hitab ediyor; 
                                            MUHATAPLARI İLE DİYALOĞU
 “ Şuayb onlara, Allah’tan başka varlıkları ilâhlaştırmamalarını, kendilerine vahiyle gönderilen bilgilere uymalarını, insanlara haksızlık etmemelerini, alışveriş ve ticarette dürüst davranmalarını, Allah'ın gönderdigi peygamberlerin ardından tekrar şirke bulaşarak tevhidi bozmamalarını, bozgunculuk yapmamalarını, kendisine inanan kimseleri tehdit etmek ve onlara baskı yapmak suretiyle tevhitten döndürmeye çalışmamalarını öğütledi. Onlara Allah’ın nimetlerini hatırlattı. Kendilerine sağladığı nüfus gücüne şükretmelerini, daha önceki dönemlerde peygamberlerin öğütlerine aldırmayan Nûh kavmi, Âd, Semûd ve Lût kavimleri gibi toplumların feci sonlarından ders almalarını söyledi. Eğer kendilerini doğru yolda görerek ona inanmamakta ısrar ederlerse nihayetinde hükmün Allah'a ait olduğunu, O'nun inananları ödüllendireceğini, inkârcıları cezalandıracağını hatırlattı. (A’raf 7/85-87)

 	 Ancak Medyen'in ileri gelenlerinden bazı küstah kimseler, Şuayb’ın bu öğütlerine kulak vermek bir yana, onu ve ona inananları şehirden kovmakla tehdit ettiler: "Ya bu tevhit inancından vazgeçer ve bizim işlerimize karışmayı bırakırsınız ya da sizleri kovarız” dediler. Şuayb ise onlara şöyle  cevap verdi: “Bizi zorla ve tehditle dinimizden döndürmeye mi çalışacaksınız?
Tehditleriniz hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü eğer sizin tehditlerinizden korkar ve şirke bulaşırsak Allah'a karşı nankörlük etmiş, O'nun gösterdiği doğru yolu terketmiş oluruz. Dolayısıyla asla sizin isteğiniz yerine gelmeyecek, asla , dinimizden dönmeyeceğiz. Ama sizin bu tehdit dolu tavrınızı elbette ki Allah görmektedir. Çünkü O her şeyi bilir. Bizler O'na inanıyor ve güveniyoruz.” (A’raf 7/88-89)  

“Hz. Şuayb'ın toplumuna yapmış olduğu çağrı dört temel hususu içermektedir: 
a)	Ticarette dürüstlük ve toplumda fesat çıkarmamak.
b)	 İnsanları Allah'ın yolundan alıkoymamak. 
c)	 İnanç özgürlüğü.
d)	Başkasını ortak koşmadan sadece Allah'a ibadet etmek.

Çünkü gönderildiği toplum ticarette dürüst değildi, fesat çıkarıyorlardı ve Tevhid inancından uzak oldukları gibi insanları Allah yolundan alıkoyuyor ve inanç konusunda baskı yapıyorlardı.” 
ÖNE ÇIKAN DURUM VE DAVRANIŞLAR
“O da diğer peygamberler gibi inkârcı ve putperest halkına önce Allah'tan başka tanrı olmadığını anlattı ve herkesi O'na kulluk etmeye çağırdı. Ancak Medyen halkı putperestliğinin yanında toplumsal ahlâk, özellikle ticaret ahlâkı bakımından da bozulmuştu. Esasen Medyen halkı bolluk içinde, müreffeh bir hayat yaşıyordu; yani onların böyle ahlâk dışı davranışlara sapmaları yoksulluktan kaynaklanmıyordu. Hz. Şuayb bu konu üzerinde çok durdu; ölçüyü, tartıyı eksik tutmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tartmalarını, kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve yeryüzünde fesat çıkararak ülke düzenini bozmamalarını emretti; böylece hak dinin Tevhid ve adalet ilkelerini toplumda yerleştirmeye çalıştı. Özellikle dürüstlük ilkesi üzerinde durdu.  Kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça Allah'a karşı da dürüst olamayacağını anlattı.” 

Eğer Allah’ın yasaklarından yana tavır alırsanız ne mal-mülk ne de kavminiz –nüfusunuz size hiçbir fayda sağlamaz. Hepsi elde var sıfırdır. Ama Allah’ın emirlerini çiğnemekten sakınır Rabbinize kulluk etmeye çalışırsanız işte o zaman kazanan sizsiniz. Tek başınıza dahi olsanız!

Mevdudi Araf Suresi ilgili ayetlerde şöyle açıklamalarda bulunmaktadır;” onların Hakk'ın sesini ilk defa, Şuayb aleyhisselam’dan  duydukları bir hakikattır.  Gerçekte Medyenoğulları, İsrail kavmi gibi aslında müslümandılar. Fakat Şuayb aleyhisselam kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman onların inançları bozulmuş idi, tıpkı, Musa aleyhisselam  geldiğinde İsrailoğulları'nın saf inançlarının bozulmuş olduğu gibi. Benî İsrail,  İbrahim aleyhisselam’dan sonraki yaklaşık altı asır süresince müşriklerle ihtilaf ederek şirke ve ahlaksızlığa düçar olmalarına rağmen, hâlâ "mümin" olduklarını ve bundan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı.
 
 	Şuayb aleyhisselam burada onların dikkatini özellikle şu hususa çekmek istemiştir: "Sizden önceki peygamberlerin yerleştirdiği  Hak yolu (Sırat-ı Müstakimi), kendi yanlış inanç ve ahlaksızlıklarınızla bozmayın."
Peygamber’in onların inançlarına telmihte bulunması göstermektedir ki, onlar kendi kendilerinin "inananlar" olduklarını itiraf ediyorlardı. Her ne kadar yanlış inançlara ve sapmalara kaymışlarsa da her halükârda "inananlar" olduklarını ve bununla da övündüklerini söyleyen, güya baştan çıkarılmış müslümanlar idiler. İşte bunun için peygamber onlara: "Eğer gerçekten inananlar iseniz, iyilik ve kötülüğü Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan şu dünyaperest insanların ölçüleriyle değil, doğru ve dürüst insanların ölçüleriyle değerlendirmelisiniz diye hitapta bulunmaktadır.  
Şuayb aleyhisselamın kavmi tevhit inançlarının bozulmuş ve hak olan yoldan sapmış olduklarını düşünmüyorlar hâlâ doğru yolda olduklarını düşünüyorlar ve bununla da gurur duyuyorlardı.
  “Hz. Şuayb'ın sosyo- ekonomik hayata ilişkin çağrısı şu üç kavram etrafında odaklanıyordu: Mikyâl, Mizân ve Kıst... Yani ölçü, denge ve adalet... Tarihin başlangıcından günümüze, toplum hayatının tanziminde anahtar terimler olan ölçü, denge ve adalet kavramları Medyen ve Eyke toplumlarında da tamamen aşınmış ve kaybolmuş bulunuyordu. O halde, bu iki kavme peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb'ın, tevhidî hakikati hatırlattıktan sonra, bu temel sorunsalı gündeminin ilk sırasına	almasından daha tabii bir şey olamazdı.

Burada, Hz. Şuayb'ın öncelediği ve ısrarla üzerinde durduğu "Mikyâl-Keyl, “Mizân-Vezn” ve ”Gıst-Gıstas"  kavramları üzerinde yoğunlaşmamız gerekir ki, Rabbimizin Hz. Şuayb üzerinden bugünün ve yarının insan/ toplumlarına verdiği ebedi mesajı kavrayabilelim. Kur'an'da bu üç kavramın, sosyo-ekonomik hayatın tanzimi bağlamında bir arada ve içiçe kullanıldığını görürüz:( bkz.Hûd 11/ 85, A'raf 7/85, En'âm 6/152, Şu'ârâ 26/ 181-182, Rahmân 55/ 9.)” 
“Hz. Şuayb'ın muhatabı olan Medyenli ve Eykeli vurguncu kapitalistler Mikyâl/Ölçü, Mizân/Tartı ve kıstaslarla oynayarak insanların eşyalarını; yani mallarını, mülklerini, emeklerini, sermayelerini, haklarını çalmakta idiler. İlgili âyetlerde geçen ifadelerle onlar, insanların "eşyasını" (ki bu kavramın içine pek çok "şey" girer) noksanlaştırmakta, eksiltmekte, hüsrana uğratmaktadırlar.” 

“Bu kavmin en büyük sapmasının, ticaretle uğraşan bir kavim olması hasebiyle ölçü ve tartıda sahtekârlık yapması, adaleti gözetmemesi olarak bilinir. Fakat buradaki bu muhteşem ibare sadece ticarî bir teraziye indirgenemez. Aslında ölçüsüzlük ve tartısızlık sadece ticari alanda geçerli değil. Hatta en büyük ölçüsüzlük belki de zihinde yapılan, değerlendirmede yapılan, inançta yapılan ölçüsüzlük. Aslında Hz. Şuayb, kavmine; Yalnızca Allah'a kulluk edin! Sizin O'ndan başka ilâhınız yok. derken bir ölçüye davet ediyordu.

            Dolayısıyla en büyük ölçüsüzlük, en büyük sahtekârlık Allah'ın hakkını Allah'tan başkasına vermeye kalkmak, Allah'ın sıfatlarından birini O'ndan başkasına yakıştırmaya kalkmaktır.

           Bir insanın akıl terazisi bundan daha yanlış nasıl tartabilir?! Onun için her şeyde ölçüye ve tartıya riayet edin, adil olun. Allah'ın hakkını ikrar edin, iman budur. Allah'ın hukukuna geçmeyin, kendi haddinizi bilin, haddinizi aşıp ölçüsüzlük yapmayın
Aklınızı vahyin terazisinde tartın, vahyin ölçüsünü gözetin. Eyleminizi de vahyin terazisinde tartın. Bütün bunlardan yola çıkarak aslında adil olun diyor. Adalet her bakımdan her şeyde ölçülü hareket etmektir.”  

“Seyyid Kutub'un açıklamasına göre; "hem ölçülebilir ve hem de tartılabilir bütün malları ve eşyayı içine alır." Her tür eşyanın doğru değerlendirmesini emreden kapsamlı bir direktiftir. Tartarken, ölçerken, fiyatlandırırken maddi ve manevi anlamda değer biçerken hile yapmayı yasaklar. Emekler, davranışlar, beceriler ve nitelikler de bu kapsama girer. Çünkü aslında somut nesneler için kullanılan "şey" sözcüğü, kimi zaman soyut değerler için de kullanılır. İnsanların mallarına düşük değer biçerek onları aldatmak, bir zulüm türü olmasının ötesinde, insanların vicdanlarına kötü duyguların tohumlarını da eker. Acı, kin; adaletten, iyilikten ve doğru değerlendirme kriterlerinden umut kesmek, sözünü ettiğimiz kötü duyguların başlıcalarıdır.
Bu duygular toplumsal birliği, kişiler arası ilişkileri, sosyal dayanışmayı, fertlerin  vicdanlarını ve duygu dünyalarını sarsıntıya uğratırlar. Sosyal hayatta hiçbir sağlıklı kurum ve değer bırakmazlar.”  
ŞUAYB ALEYHİSSELAM’I TANIMLAYAN SIFATLAR

“Peygamberlerin üç temel konudaki görüşleri değişmez. Tevhid, adalet ve özgürlük. Bu üç temel konuda Nübüvvetin tüm mirası aynı temeller üzerinde yükselir. Çünkü Tevhid, adalet ve özgürlük çağrısı bir zamanla, bir zeminle, bir uygarlıkla sınırlı değildir evrenseldir.” Şuayb aleyhisselam’da da bunun örnekliğini çok bariz bir şekilde görüyoruz. Özellikle toplumda adaletin sağlanması üzerinde çokça durduğunu görüyoruz.

Medyen'in  ileri gelenleri ise Şuayb Aleyhisselam'ın bu çağrısı karşısında kendilerini böyle savunuyorlardı:
  	"Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak, biz o zaman tümüyle mahvoluruz. Biz ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve mesleğimizi bunlara göre sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle gelişip büyüyemez, serpilemez. Bunun yanında, en önemli kervanların, güzergahlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafi konumumuzdan yararlanamaz, bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine birşeyler yapmadan seyirci kalırsak işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımız bitti demektir. Bu da, komşu ülkelere karşı olan hakimiyetimiz ve etkinliğimizin de bir sonu demektir." İşte bu "mahvolma" korkusu sadece Hz. Şuayb'ın kavmine özgü bir olay değildir. Sefih toplumlar, hak, doğruluk ve dürüstlük hakkında, her zaman aynı tedirginliği duymuşlardır. Yalan, üçkağıtçılık ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevi işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi tarih boyunca bütün iflas etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Bundan dolayı da Hak Davete karşı her zaman yapılan en büyük itiraz, "hep eğer bilinen o dalavereli yollar bırakılır ve Doğru yola uyulursa ilerleme sağlanamayacağı ve toplumun yıkılacağı" konusundadır." 

Muhammed Hamdi Yazır , Hûd/ 86. âyetinde Şuayb Aleyhisselam'ın kavmine nasihatlerini şöyle yorumlar: “Ticarette ve siyasette biz böyle hakka, hukuka riayet ederek adaletle hareket ettiğimiz takdirde, doğru dürüst iş yaptığımız takdirde fazla bir şey kazanamayız, diyecek olursanız; Allah'ın bakıyyesi, haramını attıktan sonra Allah'ın helâlinden size ihsan edeceği o temiz ve helâl bakıyye, helâl kazançtan size kalan sizin için daha hayırlıdır. Müfsitlikle, haksızlıkla, eksik ölçüp yanlış tartmakla toplayacağınız haram fazlalardan netice itibariyle daha kârlı, daha faydalıdır, eğer mümin iseniz yani bunun daha hayırlı olduğuna inanıyorsanız bu böyledir. Yani hayır, iman şartına bağlıdır. İnanıyorsanız hayır görürsünüz. Yoksa ben üzerinize bekçi değilim. Siz iman edip korunmadıktan sonra ben sizi koruyamam.”  
Aslında Şuayb Aleyhisselam'ın sözleri, sadece Medyenliler ve Eykeliler için değil, günümüz dünyasının yolsuzluk, vurgun, soygun sarmalında kıvranan toplumları için de, adeta bir erken uyarı niteliği taşımaktadır. Özellikle hakka- hukuka riayet edersek para kazanamayız, ekonominin dini- imanı olmaz, faizsiz ekonomi yürümez türü savunmacı anlayışlarla haksız kazançlarını ve üç kağıt ekonomilerini meşrulaştırmaya çalışan kapitalist azınlık için çok anlamlı uyarılardır, bunlar.

Evet, vurgun ve soygun düzeninin özellikle ezilip sömürülen alt tabakalar açısından dayanılmaz bir hal aldığı sosyo-ekonomik düzenlerde kaos, çatışma kaçınılmaz hale gelir ve bu olumsuz süreç, eğer müdahale edilmezse, o zulüm  düzeni ile birlikte bütün bir toplumun da felaketli  sonunu hazırlar.  
Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in büyük bir kısmı kıssalardan oluşmasına rağmen kıssalardan alınması gereken mesaj üzerinde fazlaca durulmadığını söyleyebiliriz.

           “Muhammed Gazali bu hususta der ki: Muamelat ve ibadet fıkhına baktığınızda hiçbir ümmetin bizim gibi fûru' ilmiyle aşırı derecede zaman kaybettiğini göremezsiniz. Abdesti ele alınız. Abdest iki dakikada öğrenilebilecek bir mesele... Bu konuda yüzlerce sayfa ve ciltlerle kitap yazılmasının ve mezheplerin bu konuda ihtilaf etmesinin sebebi nedir? Doğrusu şaşılacak bir şey.
Mesela, abdest üç ayda öğretileceğine, Ad kavminin, Semud kavminin neden helâk olduğu öğretilmeliydi. Acaba günümüz toplumu da Ad ve Semud kavmine benziyor mu? İsrailoğullarında vuku bulan bozukluk neydi? Bütün bu soruların cevaplarını Kur'an kıssalarını okurken bulabilirdik. Ancak biz bunları ihmal ettik ve kâinata bakmayı emreden âyetleri incelemediğimiz gibi kıssaların üzerinde de durmadık.” 

Eğer biz Hz. Şuayb ve diğer Peygamberlerin (elçilerin) kıssalarını geçmişte yaşanmış ve bitmiş olaylar gibi okursak bundan kendimize hiçbir çıkarımda bulunamayız. Asıl olan bu olayları günümüze taşımaktır.

“Allah’ın Kur’an’ı Kerim’de zikrettiği bütün ayetlerden bir muradı vardır.”  
Kıssalarda da   çoğu zaman şahıs yer ve zaman hakkında bilgi verilmez çünkü önemli olan olaylar üzerinden bize vermek istediği öğüdü aktarmaktır. Ki insanlık tarihi boyunca zaman ve mekan değişse de, insanların tutum ve davranışları değişmiyor. 
	
Hud suresi 87 ve devamındaki ayetlerde kavminin Şuayb aleyhisselam’a verdiği karşılık şu şekilde aktarılır:
“Medyen halkı, Şuayb’ın bu öğütlerine kulak vermedikleri gibi onu alaya almaya başladılar! "Demek senin inancın bize atalarımızın dinini terketmemizi söylüyor, hatta mallarımızı nasıl ölçüp tartacağımızı, ticaretimizi nasıl yapacağımızı öğretiyor! Biz de seni akıllı bilirdik!" dediler.

Şuayb ise onlara şöyle cevap verdi: "Ey halkım! Ben Allah'ın gönderdiği bir elçiyim ve O’nun mesajını size iletiyorum. Bu, Rabbimin bana ve sizlere bir ihsanıdır. Düşünsenize, sizden kaçınmanızı istediğim davranışları ben de yapmıyorum, söylediklerimi önce kendim uyguluyorum. Buna rağmen nasıl beni yalancılıkla suçlarsınız. Benim tek amacım sizin doğru yola yönelmeniz  ve kendinizi kurtarmanızdır. Bakın, bana muhalefet edeyim derken Nûh kavminin, Âd kavminin, Semûd kavminin ve hatta  hemen yanı başınızda helâk edilen Lût kavminin başına gelen felâketlere mâruz kalabilirsiniz.  Gelin aklınızı başınıza toplayın, tövbe edin. Rabbinize dua edip pişmanlık içinde af dileyin de kendinizi kurtarın.  Kuşkusuz Rabbim sonsuz sevgi ve merhamet sahibidir.  Kendisine tövbe eden ve şirkten  vazgeçenleri affeder. "
Bunun üzerine Medyen halkının müşrikleri ona, "Bize boşuna konuşuyorsun, üstelik boyundan büyük şeyler söylüyorsun. Sen bizimle baş edemezsin, bizimle aynı inancı paylaşan akrabalarına dua et, onların hatırı için sana dokunmuyoruz. Yoksa seni öldürürdük" dediler.”(Hud 11/87-91) 
 
ŞUAYB ALEYHİSSELAMIN DAVRANIŞI
“Belli ki Hz. Şuayb yumuşak huylulukla ve akıllı olmakla aralarında şöhret bulmuş biriydi. Ama onlara putlara tapmaktan vazgeçip sadece Allah'a kulluk etmeyi ve haksız yere mal kazanmanın doğru olmadığını söylediğinde, kısacası kendisine peygamberlik geldiğinde durum değişmiştir. Namaz kılması ve dini emirlere bağlanması sebebiyle onlara göre, artık beyni sulanmış ve akıllı kimselerin söylemeyeceği şeyler söylemeye başlamıştır. Onlara göre, akıllı kimse atalarının yolundan giden ve maddi çıkarlarını her türlü değerin üstünde tutan kişidir. Tevhid inancına bağlı olmayan kimselerin hayat felsefeleri ve iman edenlere bakışları her zaman böyle olmuştur; bundan sonra da böyle olacaktır.”  

TOPLUMA SÖYLEDİKLERİ

  	Müslümanlar inançlarını sadece ibadetlerine yansıtır kendi çevrelerinde gördükleri kötülüklere engel olmazlar ve insanlara iyiliği emredip kötülükten nehyetmezlerse, zulmeden bir toplum için hiçbir engel teşkil etmezler.
 “Kötüyü rahatsız etmeyen iyi pasif iyidir. Pasif iyi aktif kötünün teşvikçisidir.” 
Ne zaman ki insanlara yaptıklarının kötü olduğunu söylerlerse işte o zaman onların gözünde yoldan çıkmış ve aklını yitirmiş kimseler olarak görülürler.

“Onların sözü namaza getirmeleri de ilginç bir durumdur. Namaz Allah'a kul olmanın, zamanı O'nun huzurunda geçirmenin, yüce bir güce boyun eğmenin ve O'nun emirlerine göre bir hayatın adamı olmanın en açık görüntüsüdür. O, kulluğun zirve noktasıdır. Kavminin, zulüm düzenine karşı çıkışı ve olaylara müdahalesinin  tek sebebini namaz olarak dile getirmesi enteresandır. Kavmi Şuayb  hakkında:" Oysa sen (ey Şuayb!)yumuşak huylu ve akıllı bir insansın." diyerek ondan böyle bir çıkışı beklemediklerini hayretle belirtiyorlar. Sözde şaşırmış gibi davranan bu ileri gelenler, namazın böylesine korkusuz bir insan yetiştireceğini, hatta bu insanın sistemlerine müdahale edeceğini tahmin etmemişlerdi. Hâlbuki gerçek namaz kılanlar için Allah şöyle buyurmaz mı? "Muhakkak ki namaz kötülüklerden ve fuhuştan alıkoyar." (Ankebût 29/ 45.)


Şuayb'ın namazından şunları öğreniyoruz: Namaz müminleri, pasifize eden ve uyuşturan bağlardan kurtarıp hayata müdahale edecek aktif bir yapıya kavuşturan ve kötülüklerden, çirkin işlerden insanları alıkoyan, toplumsal dayanışmaya insanları yönlendiren zirve bir ibadettir. Namaz insanı sosyalleştirir ve onu tarih yazmaya hazırlar. Sosyo-ekonomik düzenleri adalet ölçüsünde paylaşmaya, dayanışmaya ve yardımlaşmaya 
sevk eder. Allah'ı birleyen tevhid eylemini teorik düzlemden, pratik bir şekle büründürür. Düşünceyi eyleme dahası salih amele dönüştürür.” 

Hûd Sûresi  87. âyette geçen sâlât kelimesinin bir anlamının da din olma ihtimali var. Bazı Kur'an meallerinde de bu şekilde çevrilmiş. Örneğin;" Ey Şuayb! Atalarımızın öteden beri tapındığı putlardan ve/ veya mallarımızı dilediğimiz gibi alıp satmaktan vazgeçmemiz gerektiğini, sana dinin/ ibadetin mi emrediyor?!"(Hud 11/87)  

Diğer bir çeviri ise şöyle:" Demek senin inancın bize atalarımızın dinini terketmemizi söylüyor, hatta mallarımızı nasıl ölçüp tartacağımızı, ticaretimizi nasıl yapacağımızı öğretiyor!"(Hud 11/87) Şuayb aleyhisselamın kavmi de ibadetler ile toplumsal ilişkilerin birbirinden ayrı şeyler olduğunu düşünüyorlardı. Zaten bir toplum inanç ile toplumsal ilişkileri birbirinden ayırmaya başladığı andan itibaren toplum çürümeye başlamış demektir.  

“Seyyid Kutub'un bu âyetle ilgili açıklaması şöyle; “Bu adamlar anlamıyorlar -veya anlamak istemiyorlar- ki namaz inancın gereklerinden, ibadetin ve Allah'a boyun eğmenin şekillerinden biridir. Tek Allah'a inanmadan, gerek kendilerinin ve gerekse atalarının, Allah'ın dışında taptıkları putları bir kenara bırakmadan, sağlıklı bir inanç sözkonusu olamaz. Ayrıca, ticarette, alış verişte, yaşamın her kesiminde ve her çeşit muamelede Allah'ın yasalarını uygulamadan da inancın varlığından söz edilemez. Bütün bunlar tek bir parçadırlar. İnanç, namazdan, hayatın yasalarından ve kesimlerinden ayrılamaz. Ne inanç, namazdan ve ne de bunların ikisi pratik hayatın yasalarından ve kesimlerinden ayrılamaz.”  
ŞAHSİYETİ İNŞASINDAKİ ÖNEMİ

Şuayb aleyhisselamın kavminin üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen bu zihniyet hâlâ devam ediyor. Allah’a iman eden, namaz kılıp, oruç tutan aynı zamanda zekatını veren Müslümanların büyük çoğunluğu iş ticarete, akraba ilişkilerine, komşu hakkına, yetimi gözetmeye, haram yememeye vs. geldiğinde sanki bunlar Müslüman olmanın gereklerinden değilmiş gibi her türlü haksızlığı yapabiliyorlar. Üstelik iman ettikleri kitapta Yüce Allah bunun da imanın bir gereği olduğunu defalarca söylemesine rağmen onlar bu ayetleri görmezden gelip üstelik gereği gibi iman ettiklerini düşünüyorlar. Oysaki bütün bunlar imanın birer parçasıdırlar.
 

Seyyid kutub diyor ki: gerek yerli ve gerekse yabancı üniversitelerden diploma almış, yüksek tahsillilerimiz önce şu yadırgama içerikli soruları soruyorlar: İslâm'ın kişisel davranışlarımızla ne ilgisi var? İslâm'ın sahillerdeki çıplaklıkla ne ilgisi var? İslâm ile kadının süslenerek sokağa çıkması arasında ne ilişki var? İslâm ile sinirleri yatıştırmak için bir kadeh içki içme arasında ne ilişki var?

Aramızdaki bu yüksek öğrenimli kimseler ikinci  aşamada da dinin neden ekonomiye karıştığını, inançla kişiler arası ilişkiler arasında niçin ilişki kurulduğunu, hatta insanlar arası ilişkiler ile inanç kökünden kopuk, geleneksel ahlâk arasında nasıl olur da bağ kurulduğunu sorarlar. 'Sormak bir yana, böyle bir yaklaşıma şiddetle karşı çıkarlar. Bu aşamaya ilişkin bazı soruları şöyledir: Din, faizli ekonomik ilişkilere ne karışır? Din, uzmanlaşmış aldatmacılığa ve hırsızlığa ne karışır? Yeter ki, adam paçasını yürürlükteki kanunlara kaptırmasın. Bu kadarı ile bile yetinmezler. Daha da ileri giderek "eğer ahlâk kuralları ekonomik hayata müdahale ederse bu hayatı bozarlar" derler. Böylece Batıda geliştirilmiş bazı ekonomik nazariyelerin savunucularına -meselâ  ahlâk yanlısı ekonomik teorinin savunucularına- bile karşı çıkarlar, onları eski çağlardan kalmış, modası geçmiş teoriler sayarlar.”  
                               
ÖNE ÇIKAN DURUM VE DAVRANIŞLAR

O yüzden bu toplumun  bundan binlerce yıl önce yaşayıp gitmiş bir toplum olduğunu düşünmeyin.Bu toplumun varisleri bugün de varlığını sürdürüyor hatta daha koyu bir cehaletin içinde, üstelik kendilerinin çoğu insandan daha bilgili ve medeni olduklarını düşünüyorlar.  

Aramızdaki bu yüksek öğrenimli kimseler ikinci  aşamada da dinin neden ekonomiye karıştığını, inançla kişiler arası ilişkiler arasında niçin ilişki kurulduğunu, hatta insanlar arası ilişkiler ile inanç kökünden kopuk, geleneksel ahlâk arasında nasıl olur da bağ kurulduğunu sorarlar. 'Sormak bir yana, böyle bir yaklaşıma şiddetle karşı çıkarlar. Bu aşamaya ilişkin bazı soruları şöyledir: Din, faizli ekonomik ilişkilere ne karışır? Din, uzmanlaşmış aldatmacılığa ve hırsızlığa ne karışır? Yeter ki, adam paçasını yürürlükteki kanunlara kaptırmasın. Bu kadarı ile bile yetinmezler. Daha da ileri giderek "eğer ahlâk kuralları ekonomik hayata müdahale ederse bu hayatı bozarlar" derler. Böylece Batıda geliştirilmiş bazı ekonomik nazariyelerin savunucularına -meselâ  ahlâk yanlısı ekonomik teorinin savunucularına- bile karşı çıkarlar, onları eski çağlardan kalmış, modası geçmiş teoriler sayarlar.”  
O yüzden bu toplumun  bundan binlerce yıl önce yaşayıp gitmiş bir toplum olduğunu düşünmeyin. Bu toplumun varisleri bugün de varlığını sürdürüyor hatta daha koyu bir cehaletin içinde, üstelik kendilerinin çoğu insandan daha bilgili ve medeni olduklarını düşünüyorlar.  

“Bir toplumda istikrarın olması için adaletin olması gerekir. Adalet ancak ahlaki duyguların toplumda yerleşmesiyle gerçekleşebilir. Adalet herkese insanca yaşamasını sağlayan hakkının tanınmasıdır.” 
	
	Şuayb aleyhisselam’da toplumunda bunu yerleştirmeye çalışıyordu. Ama Hûd suresi 91. Ayette kavminin verdiği karşılık şöyle aktarılıyor: “Ey Şuayb!”dediler, ”Senin söylediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz; üstelik biz, aramızdaki konumunun ne kadar zayıf olduğunun da farkındayız: eğer ailen(den hatırını saydıklarımız) olmasaydı, seni mutlaka taşa tutardık; zira sen bizden hiç de güçlü ve üstün değilsin.”(Hud 11/91) 
“Hz. Şuayb’ın kavmi hayata ilişkin değerleri, görünür maddi güç kriterleri ile
ölçüyorlardı. Hz. Şuayb’ın taşıdığı ve yüzlerine haykırdığı güçlü gerçeklerin
onların gözünde hiçbir ağırlığı, hiçbir önemi yoktur. Önem verdikleri değer
inanç bağlılığı değil aşiret taassubudur. Gönül bağını umursadıkları yok.
Tek geçerli saydıkları bağ kan ve soy bağıdır.” 
Hz. Şuayb'ın yaptığı bu ikazların Medyenliler  üzerinde hiçbir etkisi olmadı.  Adeta vicdanları körelmişti.
“ Bunun üzerine Medyen halkının müşrikleri ona, "Bize boşuna konuşuyorsun, üstelik boyundan büyük şeyler söylüyorsun.
Sen bizimle baş edemezsin, bizimle aynı inancı paylaşan akrabalarına dua et, onların hatırı için sana dokunmuyoruz. Yoksa seni öldürürdük" dediler.”(Hud 11/91)   
Şuayb, onlara şöyle cevap verdi:"Ey halkım! Demek akrabalarımın hatırı sizin için Allah korkusundan daha önemli!Demek Allah'ın mesajlarını büsbütün göz ardı ediyorsunuz! Unutmayın ki Allah bu yaptıklarınızı görmektedir ve gerekli karşılığı verecektir. Madem söylediklerime karşı bu kadar katı bir tutum içindesiniz, o halde şunu bilin ki ben görevimi yapmış bulunuyorum. Tavrımı değiştirecek değilim.  Sonuna kadar tevhid mücadelesini sürdüreceğim. Eninde sonunda zafer inananların olacak ve sizler yakında kimin yalancı olduğunu ve alçaltıcı bir azaba mâruz kalacağını göreceksiniz."(Hud 11/92-93)  
 Şuayb aleyhisselamın kavmine yaptığı çağrı çok açık ve netti. Ama kavmi inanmak istemedikleri için seni anlamıyoruz dediler. Şuayb aleyhisselam artık ne yaparsa yapsın onu dinlemeyeceklerdi. Ve onu susturmak için her çağda zalimlerin hakkı dile getirenlere yaptığı gibi onu tehdit ettiler. 
Akrabaların olmasaydı seni öldürürdük. O yüzden insanlara bunları anlatmaktan vazgeç. Aramızda saygınlığı olan akrabalarının hatırına seni öldürmedik.
Şuayb aleyhisselam bir taraftan kavmini  uyarmak, diğer taraftan da akrabalarına değil Allah'a güvenip tevekkül ettiğini hatırlatmak için şöyle dedi:" Ey kavmim, benim akrabalarım Allah'tan daha mı sizi korkutuyor ki O’na sırt çevirdiniz? Şüphe yok ki Rabb'im, yaptıklarınızı (bütünüyle) kuşatandır."
Ancak Medyen'in ileri gelenlerinden bazı küstah kimseler, Şuayb'ın  bu öğütlerine kulak vermek bir yana, onu ve ona inananları şehirden kovmakla tehdit ettiler:" Ya bu tevhid inancından vazgeçer ve bizim işlerimize karışmayı bırakırsınız ya da sizleri kovarız" dediler.(A’raf 7/88) 

Şuayb aleyhisselam elinden geleni yaptıktan sonra Rabbine yöneliyor. Artık bundan sonra Allah’a tevekkül ettiklerini söylüyor. Kişi yapması gereken her şeyi yaptıktan sonra kendi gücünü aşan konularda kulun Rabbine dayanıp, tevekkül etmesi gerekir.
Görüldüğü gibi Allah'a dayanıp güvenme yani "tevekkül" uyuşukluk ve hareketsizliğin bir mazereti değil, bütün güçlüklere rağmen başarıya ulaştıraşacağına inanılan Allah'a samimi güven ve bu güvenin verdiği tükenmez ümidin iman halini alışıdır. 
Şuayb aleyhisselam ve ona inananlar için günler zor ve sıkıntılı geçmekteydi. “Müminler maruz kaldıkları işkence ve eziyetlerden artık iyice bunalmışlardı. Şuayb aleyhisselam gibi onlar da zorba kavimlerini Allah’a havale etmişlerdi.”  Çünkü Medyenin zalim,küstah ve bir o kadar da kibirli ileri gelenleri Şuayb aleyhisselama inananları tehdit edip “Eğer Şuayb’ın peşinden gitmeye devam ederseniz sonunda perişan olacaksınız” dediler.(A’raf 7/90)

Toplumlar değişse de bu hiçbir zaman değişmeyecektir. Gönderilen elçiler ve onlara iman edenler fiilen inkâr edenlerle savaşmasalar da ki, hiçbir zaman iman edenler toplumları imana gelmiyor diye onlarla fiili savaşa girmezler. Ama inkârda ısrar edenler iman edenleri yok etmeyi kendilerine görev bilirler. Çünkü hakkın sadece varlığı bile inkâr edenleri rahatsız ediyor. Bu yüzden kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri şöyle dediler: “Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber iman edenleri ülkemizden mutlaka çıkaracağız. Yahut da bizim dinimize döneceksiniz…”(A’raf 7/88) Ya bu tevhit inancından vazgeçer ve bizim işlerimize karışmayı bırakırsınız ya da sizleri ülkemizden kovarız dediler. 

Ama Allah’a gereği gibi iman etmiş bir toplumu bu tehditlerle yıldıramazlar. Şuayb aleyhisselamın da onunla beraber iman edenlerin de inançlarından taviz vermeye niyetleri yoktu. Şuayb aleyhisselamın onlara verdiği cevap bunun en açık göstergesiydi: “Bizi zorla ve tehditle dinimizden döndürmeye mi çalışacaksınız? Tehditleriniz hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü eğer sizin tehditlerinizden korkar ve şirke bulaşırsak Allah’a karşı nankörlük etmiş, O’nun gösterdiği doğru yolu terketmiş oluruz. Dolayısıyla asla sizin istediğiniz yerine gelmeyecek, asla dinimizden dönmeyeceğiz.”(A’raf 7/89) Evet Şuayb aleyhisselam bundan sonra bir adım bile geriye gidemeyeceğini söyledi. Eğer onların tehditlerinden korkar ve geri adım atarsa o da çok iyi biliyordu ki Rabbinin ona verdiği iman nimetine karşılık Rabbine nankörlük etmiş olacaktı. Artık bu noktada Şuayb aleyhisselam için Rabbine sığınıp dua etme vakti gelmişti. O da gereğini yaptı ve duaya durdu: “Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasındaki engelleri kaldır! Çünkü Sen engel kaldıranların en hayırlısısın!”(A’raf 7/89) 

 Hakka karşı gelmekte ısrar eden, insanlara zulmetmeye devam eden, peygamberlerini yalanlayan ve tehdit eden bu halkın da cezalandırılmasının vakti gelmişti. Allah Teâlâ, Şu'ârâ Sûresi 187. âyette;  “sen, eğer sözünün arkasındaysan haydi göğü paramparça başımıza indir!” 57 diye azap isteyen bu şımarıklar için verdiği hükmü Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade eder: “Derken şiddetli bir sarsıntı onları ansızın yakalayıverdi ve kendi yurtlarında cansız donakaldılar. Onlar ki Şuayb'ı yalanlıyorlardı; kendileri yalan oldular... Onlar ki Şuayb'ı yalancı çıkarıyorlardı; kaybeden yine onlar oldu...”(A’raf 7/91-92)   “Derken şiddetli bir sarsıntı onları ansızın yakalayıverdi ve kendi yurtlarında cansız donakaldılar. Onlar ki Şuayb'ı yalanlıyorlardı; kendileri yalan oldular... Onlar ki Şuayb'ı yalancı çıkarıyorlardı; kaybeden yine onlar oldu...”(A’raf 7/91-92) 
“Onların helakini gören ve bundan üzüntü duyan Şuayb şöyle dedi:" Ey kavmim! Ben size Allah'ın bildirdiği Tevhid mesajını anlattım, dünya ve âhiret mutluluğunuz için elimden geldiğince öğütler verdim. Ama sizler bu öğütlere kulak tıkadınız, inat ettiniz ve bu azaba mâruz kaldınız.  Ben size daha ne yapabilirdim ki?"(A’raf 7/89)   

GÜNÜMÜZE OLAN ÖRNEKLİĞİ
Bugünkü insanların alacağı derslerden biri kendilerine güvenen insanları maddi ve manevi istismar etmeye kalkmamak olmalı. Her şeyde ölçüp biçerken dengeli olmalı. İnsanların güvenini istismar etmemeli.  
Bir diğer derste Şuayb aleyhisselamın şahsında örnekliğini bulduğumuz namazın insanın hayatında nasıl bir yeri olduğudur. Müslümanların kılacağı namaz öyle bir namaz olmalı ki bütün hayatına toplumsal ilişkilerine yansımalı. Öyle bir namaz kılmalı ki muhatapları o, namaz kılıyor yalan söylemez, ölçüp biçerken haksızlık etmez, haksız kazanç sağlamaz çünkü haram yemez demelidir.                                                                         
Aslında Şuayb aleyhisselamın toplumunun helâk oluşundan yola çıkarak şöyle bir yorum yapabiliriz: Şuayb aleyhisselamın toplumu sıcaktan bunaldıklarında bulutlar belirmeye başlar. Bunu gören insanlar bu bulutların gölgesinde serinleyeceklerini sanırlar. Ama düşündükleri gibi olmaz. Aksine bu bulutlar  onlara rahatlama ve emniyet değil, azabı getirmektedir. İnsanların mallarını ölçüp tartarken onlara güvenen bu insanların güvenini istismar eden bu kavim de, kendilerini güven ve emniyette hissettikleri anda güvendikleri şey ile helâk oluyorlar. Yani Allah’ın koyduğu yasa gereği kendi işledikleri suç ile uğradıkları azap aynı cinsten oluyor.

O yüzden toplumda ahlâki çürümeye engel olmak için Şuayb’ın  örnekliğini yaşatarak adaleti herkes için uygulanır hale getirmemiz lazım. Ancak o zaman dünya güvenli, yaşanılabilir bir  yer olur. 

DEĞERLENDİRME

Bir peygamber kavminin Allah'a gereği gibi iman etmesi için elinden geleni yapar, kavmi ısrarla inkârda direnip helâk olunca bir annenin evladına üzüldüğü gibi kavmine üzülür. Çünkü onların imana gelmesi için bütün ömrünü vermiştir bir anne gibi kavmini şefkatle kucaklamıştır buna karşılık kavmi ise onu ve ona iman edenleri öldürmekle tehdit etmişlerdi.
	Allah her kavme bir süre belirlemiştir. Süreleri bittiği vakit hepsi bu dünyadan göç edeceklerdir. Burada dile getirilen hakikatte budur. Evet bir kavmin daha tarih sahnesinden gidişini görüyoruz. Allah her topluma mühlet verir onlara verilen bu mühlet sizi şaşırtmasın. Bu bütün toplumların sınanması için verilen mühlettir. Allah burada da gördüğümüz gibi mühlet verir ama asla ihmal etmez.

Allah bir toplumda ahlâki çürüme başladığı zaman o topluma elçisini gönderir. Gönderilen elçinin onları, Allah’a gereği gibi iman etmeye, toplumda adaletli olmaya daveti üzerine çağrısına yüz çevirenleri öncelikle Allah bazı sıkıntılara maruz bırakır ki belki kendilerine gelir Allah’a yönelirler. A’raf suresi 94 ve 95. ayette dile getirildiği gibi şiddetli zorluk ve darlıkla sınanmışlar belki bu tavırlarını gözden geçirirler ve kendilerine gelirler. Sonra Allah o kötü durumu güzelliğe çevirmiştir. Ama yine de toplumlar bundan da ibret almazlarsa işte tam bu sırada Allah'ın azabı gelip çatar  ve neye uğradıklarını bilmezler.
Muhakemesiz toplumlar sınanıp sıkıntıya maruz kaldıklarında umutsuzluğa düşerler ve karamsar olurlar. Bolluğa kavuştuklarında da şımarır, kibre kapılırlar ve geçmişte çektikleri sıkıntıları unuturlar.
	Ama şunu da söylememiz gerekir ki, toplumların helâk edilmesi, onların inkârlarının sonucu değil, toplumda adaleti sağlamamalarının ve zulümlerinin sonucudur. Bir toplum ki eğer orda zulüm ayyuka çıkmış ve oranın insanları\müminleri bu zulüm altında inliyorsa Allah insanları\müminleri bu zalimlerin elinden kurtarır.
 Kıssalara baktığımızda insanın bu dünya hayatında önüne çıkabilecek neredeyse bütün imtihanlara karşı nasıl davranması gerektiğini gösteren muhteşem bir yol göstericidirler.   O yüzden kıssaları okuduğumuzda bunun benim hayatımdaki yeri nedir, acaba bundan kendime ne gibi bir çıkarımda bulunabilirim diye okunmalı. Dolayısıyla kıssaları yaşanmış bitmiş bir hayat hikayesi olarak değil de ibret alınacak ders çıkarılacak bir rehber olarak okumamız gerekir. Bunu da her insan hayatının düsturu edinmelidir.
 
	 KAYNAKÇA

Abdullah Yıldız, Hz. Şuayb, Namaz-Ticaret-Adalet,  Pınar Yayınları,3. Basım, Eylül 2016 .

Ahmet Lütfi Kazancı, Peygamberler Tarihi, Nil Yayınları, İstanbul, 1997, s.134.
Ahmet Tabakoğlu, isahlakidergisi.com/wp-content/uploads/2014/06/sayi04-tabakoglu.

Ebu’l A’lâ Mevdûdî, Tefhimu’l, Kur’an, Kur’an’ın Anlamı Ve Tefsiri, İnsan Yayınları,İstanbul 1986.

Fr. Buhl, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970,XI, 579.
Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Tevhit Mesajı Özlü Kur'an Tefsiri, Fikir Yayıncılık ,Baskı 1, Temmuz 2013,İstanbul.

Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meal Ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2007.

http://jewishencyclopedia.com/articles/8620-jethro,(25.03.2016)

http://jewishencyclopedia.com/articles/8620-jethro,(25.03.2016)

 http://jewishencyclopedia.com/articles/8620-jethro,(25.03.2016)
 
http://peygamberlertarihi.webnode.com.tr/peygamberler/hz-%C5%9Fuayb/, (20.01.2016)
 https://en.wikipedia.org/wiki/Jethro_(Bible)#cite_ref-auto_5-0,(25.03.2016)

https://en.wikipedia.org/wiki/Yitro_(parsha),(19.03.2016)

Kitab-ı Mukaddes.

Kur’an-ı Kerim.

M. Hamdi Yazır, Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Hisar Yayınevi, 2011.

Mehmet Demirhan, Kur’an-ı Kerim de  Hz. Şuayb’ın (a s ) kıssasında helak-ahlak ilişkisi ,yüksek lisans tezi.Iğdır 2015.

Mehmet Dikmen,Peygamberler Tarihi,Cihan Yayınları, İstanbul 2017.

Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Meal-Tefsir, İşaret Yayınları, Çev:Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İstanbul 2000.

Murat Dinçtürk, Kitab-ı Mukaddes Ve Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Şuayb, Yüksek Lisans Tezi, Isparta 2016.
Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2008.

Mustafa İslamoğlu,tefsiru’l-kur’an te’vilu’l-furkan,Adım yayıncılık,vcd,set.

Mustafa Öztürk, Kur’an-Kerim Meali, Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2011.

 Osman Süngü, www. siyerinebi.com/tr/osman-sungu/hz-suayb-aleyhisselam.

Prof. Dr. M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, Beyan Yayınları, İstanbul 2016.

Seyyid Kutub, Fizilali’l- Kur’an, Hikmet Yayınları,İstanbul 1992.

 Zeki Tan, Kur’an’a göre Hz.Salih, Hz. Lut, Hz. Şuayb kavimlerinin inkırazında ma’siyetin rolü, Yüksek Lisans Tezi, Erzurum  1994.