KISSALAR VE KAVİMLER

Râhmân olan Rabbimizin hem bu dünya hayatını daha yaşanılır hale getirmek hem de âhirette gerçek mutluluğu tadıp cennete girmek için bize gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in büyük çoğunluğu kıssalardan oluşmaktadır. Kıssaların aktarılma amacı bizden önceki kavimlerin nasıl yaşadıklarını öğrenelim diye değildir. Bu Hûd sûresi 120. âyetinde; “Bak, elçilerin haberlerinden senin gönlünü takviye edecek olan kısmını sana aktarmış bulunuyoruz. Bu haberlerin içerisinde, hem sana hakikat hem de mü’minlere bir öğüt ve uyarı ulaşmış olmaktadır”  şeklinde dile getirilir. Dolayısıyla bize ilâhi vahiy olarak indirilmiştir ve mü’minlerin bu kıssalardan ibret ve öğüt alması amaçlanmaktadır. İnsan tabiatı gereği yaşanmış ve tecrübe edilmiş hayatlar üzerinden daha çabuk öğüt alır. 


 KUR’AN’DAKİ TANIMI 
Kur’an’ı Kerim’den buna en güzel örnek Yusuf sûresinde geçen şu âyettir; “Bu Kur’an’ı sana vahyetmekle Biz, sana naklettiklerimizi en güzel, en açık seçik bir biçimde nakletmiş oluyoruz: oysaki sen, bu hitabtan önce vahyin ne olduğundan habersizdin”. 

“K-s-s kökünden türetilen kıssa kelimesi, Râğıb’a göre “anlatmak, haber vermek”, İbn Manzûr’a göre ise “olay” anlamında “haber” demektir; kasas da “anlatılan haberler” anlamına gelmektedir. İbn Teymiyye’ye göre kıssa, “anlatılan haber ve olay”dır; kâss ise “Bu Kur’an’ı sana vahyetmekle en güzel kıssaları sana anlatıyoruz”   âyetindeki kullanım gereği “gerçeği anlatan kişi” demektir. Abdülkadir er- Râzî’ye göre kassa fiili “izini takip etmek” anlamına gelmektedir”. 

KUR’AN’DA NASIL KULLANILMIŞTIR?
Kıssaların ana temasına baktığımızda öncelikle tevhid konusunu gündeme getirdiğini, özellikle bu konu üzerinde durduğunu görüyoruz. Elçilerin gönderilme sebebinin ilki toplumdaki tevhid inancının bozulmuş olmasıdır. Bu nedenle elçiler gönderildikleri topluma ilk önce tevhid çağrısı yaparlar. İnsanların Rableri karşısındaki duruşu bozulursa toplum karşısındaki duruşun da bozulacağı kesindir. Bu yüzden kıssalara baktığımızda Allah, elçilerini kavimlerine gönderdiğinde yaptıkları ilk çağrı Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.  Bu, Nahl sûresi 36. âyette: Doğrusu Biz, (geçmiş) her uygarlığın içinden “Allah'a kulluk edin, ilâhlaştırılan şer otoriteden uzak durun!” diyen bir elçi çıkarmışızdır. Bunun ardından onlardan kimileri Allah'ın gösterdiği doğru yola uydu, kimileri de (ısrarlı tercihleri sonucu) sapıklığa mâhkum olmayı hak etti. İsterseniz yeryüzünde dolaşın ve yalanlayanların sonu nasıl olurmuş görün!  şeklinde aktarılır. 

Gönderilen elçiler kavimlerinin bozulmuş tevhit inancını düzeltmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Resulullah’a hitaben “Mü’min olmuyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin”  âyeti bunun delilidir. Kur’an’da kıssaların anlatılma amacı geçmiş kavimlerin yaşantılarından ibret almaktır. Rol modeller, insana adeta akıbetinin kim gibi olmasını istiyorsa onun izini takip etmesi için seçilmiştir. Kıssalarda da görüldüğü gibi bu rol modellerin, çoğu zaman ismi verilmemiştir. Çünkü önemli olan kim oldukları değil önemli olan yaptıkları eylem ve bunun sonucunda ne elde ettikleridir.  


Bu yüzden rol modeller, kıssalarda çoğu zaman isimlerle değil, eylemlerle dile getirilir. Mesela mağaraya sığınanlar, isimleri ya da kaç kişi oldukları bildirilmiyor sadece eylemleri dile getiriliyor, ya da Firavun’un karşısında dik duran Asiye , ikisi de özel isim değil eylemleri ile anılıyorlar. Yasin sûresinde geçen şehrin en uzağından koşarak gelen adamın  da ismi geçmez ama yaptığı eylem sonucunda cennetlik olduğu müjdesi verilir. Bütün bunlar kıssaların anlatılış nedenini de gösteriyor. Geçmiş toplumlar içindeki bireyler iradelerini kullanarak iki yoldan birini tercih ettiler kimi cenneti kimi de cehennemi tercih etti… Gelecek nesiller için iz bıraktılar. Bu yüzden kim gibi yaşarsanız akıbetiniz de onun gibi olur.  Bu, Yusuf sûresinin son ayetinde şu şekilde dile getirilir: “Doğrusu onların kıssalarında, derin kavrayış sahiplerinin alacağı bir hayli ibret vardır. (Vahye gelince:) o asla uydurulmuş bir söz değildir. Aksine önceki (vahiylerden) kendisine ulaşan hakikatleri doğrulayan ve her şeyi(n dayanacağı temelleri) açık seçik ortaya koyan ve yürekten inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmet olan (hitaptır)”. 

Kur’an’ı Kerim’in büyük bir çoğunluğunu oluşturan kıssalar özellikle Allah’ın elçi gönderdiği kavimlerin kıssalarıdır. Bunun dışında da kıssalara yer verilir. Mesela iki kardeş arasındaki sınava örnek olarak Hâbil ve Kâbil kıssası verilir. İki arkadaş arasındaki sınava da örnek olarak bahçe sahipleri verilir. Kazanan ve kaybeden tarafın düşünce ve davranışları açık bir şekilde dile getirilir ki, sünnetullah gereği insanoğlu kimin örnekliğini takip ediyorsa sonunun da onun gibi olacağını bilsin diye! 

Fûrkan sûresi 27-29. âyetler arasında bu, kaybedenlerin dilinden şu şekilde ifade edilir: “İşte o gün haddi aşmış olan kişi, (aldanmanın pişmanlığıyla) elini ısırarak diyecek ki: “ah n’olaydım! Keşke Rasul ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım! Vah n’olaydım! Keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım! Doğrusu! Bana vahiy ulaştıktan sonra beni ondan uzaklaştırdı.” Evet, zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştıran her tür şer güç insanı işte böyle yüzüstü bırakır.”    

Kıssaların bize aktarılış tarzına baktığımızda Rabbimiz, gerekli olanı gerekli olduğu kadar, bir de muhteşem bir üslupla aktarıyor. Kıssalar çoğu zaman farklı farklı sûrelerde farklı yönleriyle dile getiriliyor. Ama benzer kıssalar defalarca tekrar edilmiyor. Bundan amaç muhataba alması gereken dersi/ibreti vermektir. Kıssalar çoğu zaman farklı yönleriyle değişik sûrelerde ele alınır. Bu muhataba orada vermek istediği ibreti/dersi aktarmak amaçlıdır. Ayrıca kimi insan, olaylara mantığıyla yaklaşırken, kimi insan duygularıyla yaklaşır. Her insanın yaşadığı şeylerin de farklı olduğu düşünülürse kıssaların ara ara farklı yönleriyle ele alınmasının da hikmetini bir bakıma kavramış oluruz. İnsan kıssaları ders almak amacıyla okursa eğer muhakkak kendi durumuna benzer bir yaşanmışlığın örneğini bulur ve bu sayede neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini de gözlemlemiş olur.

 Ayrıca Mü’min sûresi 78. Âyetinde; “Doğrusu Biz, senden önce de sayısı belirsiz elçiler göndermiştik; onların kimisinden sana söz ettik, kimisinden sana hiç söz etmedik”.  Bu ifade de gösteriyor ki, gönderilen elçilerin ve gönderildikleri kavimlerin tümü zikredilmiyor. İnsanoğlunun bu insanlık serüveni boyunca imtihan olunacağı her ne varsa Kur’an’daki kıssalarla bu muhakkak dile getirilmiştir. Örneğin şeytan ile imtihana Adem (a.s), oğlu ile imtihana Nûh Nebi, babası ile imtihana İbrahim Nebi, karısı ile imtihana Lût Nebi, hastalık ile imtihana Eyyüb Nebi örnek olarak gösterilir. Kıssaların çeşitliliği aynı zamanda şunu da gösteriyor ki, insanların yapıları, yaşadıkları ortam, sınav oldukları şeyler hatta ruh halleri bile her bir insanın, ders alacağı, etkileneceği kıssanın farklı olacağı sonucuna çıkarır. 

Âdem (a.s)’in kıssası bize bir insanın, hayatının her döneminde büyük hatalar yapabileceğini hatta günaha düşebileceğini ama hatasını anlar Rabbine yönelip bağışlanma talebinde bulunur kendini düzeltirse Rabbi’nin onu bağışlayacağını öğretiyor. Nûh Nebi’nin oğlu ile imtihanı bize bir insanın, yıllarca çevresindekileri Allah’a kulluğa davet ettiği halde kendi kanından olan oğlunun imana gelmeyişi bizim de çevremizdekilere hakkı anlatırken bazen kendi çocuğumuza bunu anlatamayacağımızı aynı imtihana maruz kalabileceğimizi öğretiyor. İbrahim Nebi’nin babasıyla imtihanı bize insanın, bazen ebeveynleriyle imtihan olabileceğini onların sert tepkilerine karşı   yine de bizim onlara karşı saygıyı elden bırakmadan tebliğe devam etmemiz gerektiğini öğretiyor. Lût Nebi’nin karısı ile imtihanı bize insanın, bazen sınavının eşiyle olabileceğini insanın yıllarca beraber yaşadığı eşi dahi olsa inançlarının farklı olabileceğini gereği gibi tebliğ yapıldıktan sonra eşiniz dahi olsa kimsenin imana zorlanamayacağını öğretiyor. Eyüp Nebi’nin hastalık ile imtihanı bize insanın bazen ağır hastalıkla imtihan olabileceğini bu hastalık süresince Rabbine tevekkül eder isyan etmezse muhakkak sonunda şifasını bulacağını bu bazen bu dünyada olmayabilir, ama (âhirette) kesinlikle şifasını bulacağını öğretiyor. 

Ayrıca kıssaların anlatımı hem Nebi’nin teselli edilmesi hem de iman ehlinin de uyarı ve öğüt alması için gerekli görülmüştür. Kur’an’ı Kerim’de Nebi’nin tebliğ vazifesini yaparken muhatapları tarafından yalanlandığını ve bunun Nebi’yi çok üzdüğünü dile getiren âyetlerde Rabbimiz elçisini teselli ediyor. Örneğin En’am Sûresi’nin 33 ve devamındaki âyetlerinde şöyle dile getirilir; “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyoruz elbet. Şu bir gerçek ki, onların yalanladığı sen değilsin; bu zalimlerin asıl inkâr ettiği Allah'ın mesajlarıdır. Doğrusu senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Ama yalanlandıkları hakikat üzerinde direndiler ve bu yüzden eziyete uğradılar; en sonunda kendilerine yardımımız yetişti: Zira hiçbir güç Allah'ın kesin ve keskin vaadini değiştiremez. Doğrusu  peygamberlere dair bir kısım bilgiler daha önce de sana ulaşmıştı.”  Yusuf Nebi’nin kıssasının bir bütün halinde Mekke’nin son yıllarında, Allah Resulü’nün taif dönüşüne denk nazil olduğu aktarılır. Bu da Resulullah’a bir tesellidir. Bir tek sana yapılmadı bu işkenceler Yusuf Nebi’de işkence gördü hem de kardeşleri tarafından, ardından kuyuya atıldı, yoldan geçen bir kervan onu alıp köle olarak sattı. Senin gibi o da gurbete düştü. Bu da yetmedi iffetiyle sınanıp zindana düştü. Ama direndi ve Rabbi’nin yardımıyla temize çıktı. Ardından Yusuf Nebi’ye işkence eden kardeşleri ona muhtaç oldu. Bu kıssa aktarılırken Resulullah’a müjde de verilmiş oluyor. Benzer olayları Resulullah çok geçmeden kendi hayatında yaşıyor. Bütün bunların ardından Mekke’yi fethettiği gün Yusuf Nebi’nin kardeşlerine söylediği gibi: “Yusuf’un kardeşlerine dediğini ben de size diyorum: “Bugün size kınama ve ayıplama yoktur!” diyor. 


Resulullah’a verilen bu teselli ve müjde gibi iman edenlere de müjde verilmiştir. Örneğin Zümer Sûresi 10. ayette; (Ey Peygamber!) De ki: “(Allah şöyle buyurur): Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; akıbet, bu dünyada iyilik yapanları (öte dünyada) güzellikler beklemektedir; iyi bilin ki Allah'ın arzı geniştir: şüphesiz sabredenlere, karşılıkları hesapsız verilecektir.” 

“Peygamber tabiileri de benzeri durumlarla karşı karşıyadır. İslam toplumunun İslam’dan uzaklaştığı dönemlerde İslam'ı gerçeği üzere anlatmayı hedef edinen ve bunun mücadelesini verenleri de aynı akıbet beklemektedir. Zaten Kur'an'da bu kıssaların zikredilmesinin sebeplerinden biri de, daha önce belirttiğimiz gibi, ondan ibret alınmasıdır.”  Zaman ve mekân değişse de insanların tabiatları, arzu ve istekleri aynı tabi ki imtihan olunan şeyler de aynı bu yüzden Kur’an’ı Kerim’de geçen kıssalar bizim için büyük bir önem arz etmektedir. 


Kıssalar aktarılırken bazen satır aralarında verilen bir cümle insanın hayatında devrim yapabilecek güçtedir yeter ki insan onu yakalayabilsin. Örneğin Zekeriya Nebi’nin ömür boyu yalanlanıp çektiği onca çile ve bir de evlat hasretiyle Rabbine ellerini açıp yaptığı dua da: ben Sana dua ettim de hiç bedbaht olmadım, Sana dua edip de eli boş döndüğüm hiç olmadı, cümlesi bir insanın hayatında ne büyük bir değişim yapar, varın siz düşünün!  İnsan bu cümle karşısında diyecek bir şey bulamıyor. Nasıl olabilir bu, ömür boyu neredeyse yaşamadığı sıkıntı kalmamış ama dua ederken bu cümleyi kuruyor. Kavmi tarafından yalanlanması, özellikle akrabalarının ona çektirdiği eziyet, ona destek olabilecek evlatlarının olmaması ve daha nice sıkıntısı varken Rabbine bu şekilde dua ediyor. Zekeriya Nebi’nin yaşadığı sıkıntıların bir kısmını biz yaşasaydık bu şekilde mi dua ederdik? Yoksa bize neden vermedin, bizim ne suçumuz vardı edalarında mı dua ederdik!  “Hani o Rabbine (içinin) ta derinliklerinden seslenerek, şöyle yalvarmıştı: “Rabbim! Benden (iş) geçti, kemiklerim eridi, başa ak düştü, ama (ey) Rabbim, sana dua edip de eli boş kaldığım hiç olmadı.”  İşte Zekeriya Nebi kendini bu şekilde ifade edip Rabbine yöneldi. 

Yine Yakup Nebi’nin çocuklarıyla imtihanın da “Hayır, ben derdimi ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum” demesi de bizler için muhteşem bir öğüt niteliği taşımaktadır. Biz çoğu zaman dertlerimizi Rabbimizle paylaşmaktan çok çevremizle paylaşırız. Sanki derdimize derman olacak olanlar onlarmış gibi! Daha sonra da bunalıma gireriz. İşte dünyadaki imtihanların belki en ağırı olan imtihanda ve bütün çocuklarıyla imtihan edilen Yakup Nebi ve kurduğu cümle; bir tarafta kıskançlıkları yüzünden kardeşlerine ve babalarına zulmeden çocukları diğer tarafta da babanın çocuğuna hasret bırakılması. Yakup Nebi’nin kıskanç çocuklarına kurduğu cümle; “bana düşen sabır ve metanetimi korumaktır. Bunun karşısında da ancak Allah’ın yardımıyla sabretmem mümkündür”. Diyor. Örneğini verdiğimiz bu iki Nebi’de de imanın takva boyutunu görüyoruz. Ayrıca imanın ahlâki boyutunun güvenmek demek olduğunu da görüyoruz. 

Tevekkül eden ve güvenen bir insanın Rabbi’ne karşı duruşu nasıl olmalı? Rabbine dua edeceği zaman üslûbu nasıl olmalı? Kendini nasıl ifade etmeli? sorularına Kur’an’ı Kerim’de verilen iki güzel örnek şahsiyet!  

Musa Nebi’nin kıssası Kur’an’da en çok anlatılan kıssadır. Elçi olarak gönderildiği kavmin Kur’an’ı Kerim’de bu kadar detaylı anlatılmasının hikmetlerinden biri aslında tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de yaşayan müslümanların (!) kendilerine gönderilen iâhi vahyin karşısında takındıkları tavrın aynı olmasından dolayıdır.

Bugün bizlerin de Musa Nebi’nin kavmi gibi, hakkı savunanlara dediğimiz cümle birebir aynı: Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada beklemekteyiz. Biz kendimizi tehlikeye atamayız. Ve yahut bizi niye boyunduruk altından çıkardın ki biz soğan ve sarımsak istiyoruz (razıyız). Firavun bizim karnımızı doyuruyordu. Ellerine geçen ilk fırsatta bir buzağı heykeli edinip tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine zulmedenlerin putuna bu, düşmanlarına hayran olduklarını gösteriyor. Bugünkü müslünanım diyenlerin içinde de bu davranışları yapanlar azımsanmayacak kadar fazladır. Allah’ın emrini yerine getirmemek için –Bakara kıssasında olduğu gibi- kendilerine çeşitli bahaneler bulanlar! Bugünkü müslümanım diyenler de Allah’ın emrettiği ineği kesmemek için türlü türlü bahaneler üretiyor, konforlarını bozmamak için Allah’ın emrini yerine getirmiyorlar. Örneğin zekât vermemek için türlü türlü yollara başvurmak bunlardan sadece biri. 
 
Kur’an-ı Kerim'de kıssalar aktarılırken muhatabın dikkatini olayda yoğunlaştırmak ve asıl gayeye ulaştırmak için zaman ve mekân hakkında bir bilgi verilmez. Hatta çoğu zaman isim de verilmez. Bunun en güzel örneğini Ashab-ı Kehf kıssasında görüyoruz. Orada iman ehli olanların isimleri ya da kaç kişi oldukları verilmiyor. Rabbimiz bunun bilgisini de aynı sûrenin 22. âyetinde şöyle haber veriyor; (Asırlar) sonra, bilinmeyen hakkında atıp tutma kabilinden, “Onlar üç kişiydiler dördüncüleri köpekleriydi” diyenler çıkacağı gibi, “Beş kişiydiler altıncıları köpekleriydi” diyenler de çıkacak; dahası Yedi kişiydiler sekizinci köpekleriydi” diyenler bile… De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir! Onlar hakkında (gerçek) bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır.” (Sen, ey muhatap!) O halde artık onlar hakkında, olayın görünen boyutunun dışına taşan bir tartışmaya girme, yine onlar hakkında, (bilinmeyen hakkında atıp tutan) kimselere itibar edip de soru sorma! 


Rabbimiz,  insanların ondan almaları gereken asıl dersi bırakıp bunları tartışma konusu yaptıklarını bu olaydaki hakikati görmek yerine eşyaya (madde) takılıp kaldıklarını bildiriyor. Aynı sûrenin 54. âyetinde: “Doğrusu Biz bu Kur’an’da, (hakikati) insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak açıkladık; zira insan, bütün varlık (içerisinde) tartışmaya en düşkün olandır.”  Âyetinde de ifade edildiği gibi insanoğlu tartışmaya en düşkün varlık olarak dile getiriliyor. Bu âyetleri defalarca okumamıza rağmen, bu olaydan ders almamız gereken yer üzerinde durup tefekkür etmek yerine Rabbimizin bildirdiği gibi bizim inancımıza hiçbir faydası olmayacak olan: kaç kişiydiler, köpeklerinin cinsi neydi ya da mağara’nın hangi çeşit toprak/kil’den oluştuğu üzerinde konuşup dururuz. Halbuki bu iman erleri hakikati insanlara duyurabilmek ve kurulu olan zulüm düzenini tasvip etmediklerini söylemek için ölümü ve her türlü işkenceyi göze alarak koskoca hükümranlığın önünde hakkı haykırmışlardı. Rablerine olan bu büyük iman ve tevekküllerinden etkilenmek yerine, kaç kişi oldukları ya da köpeklerinin cinsi neydi gibi meseleler üzerinde durmak da gerçekten düşündürücü ve üzücü bir durum olsa gerek.


Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen kıssaları incelediğimizde de görüyoruz ki hangi çağda olursa olsun insanların tavrı değişmiyor hatta kavimlerin kendilerine gönderilen elçilerine takındıkları tavra baktığımızda sanki bu olaylar/diyaloglar asırlar önce değil de şimdi yaşanıyor gibi! Kavimlerin tavrı hatta kurulan cümleler birebir aynı. Bu da gösteriyor ki, arada ne kadar zaman farkı olursa olsun insanlar hep aynı tavırları sergiliyor.  


Örneğin Sebe’ halkının o gün gösterdikleri tavırla bugünkü insanların gösterdikleri tavır aynı. Öyle ki, Sebe’lilerin yurtlarında da bir nice ibret olduğu dile getiriliyor. Sağdan ve soldan bahçelerle kuşatılmış oldukları akarsular içinde oldukları dile getirildikten sonra Rabbinizin size verdiği rızıklardan yiyin ve O’na şükredin deniyor. Hemen ardından “Ne hoş bir belde ve ne bağışlayıcı bir Rab!” diye açıklama yapılıyordu. Bu kadar muhteşem bir durumda dâhi insanların Rab’lerine karşı nasıl nankör bir tavır sergilediklerini görüyoruz. Bu âyetlerde nankörlük etmelerinden dolayı Rabbimiz onların cezalandırıldığını bildiriyor. Rabbimiz seyahat esnasında zorluk çekmemeleri için yolları üzeri birçok yerleşim yeri bulunduğunu ve yolculuk esnasında hiç azık ve su taşıma ihtiyacı duymadan bir yerden bir yere rahatlıkla gidip geldiklerini dile getiriyor. İster gece, İster gündüz seyahat etsinler asla bir güvenlik sorunu ile karşılaşmayacaksınız deniliyor. 


Sunulan bunca lütûf bol bol rızık varken insanoğlu şükretmez de ne yapar? Kendilerine bu kadar güzel bir hayat sunulmuşken, cennet gibi bir şehir, bol bol rızık, üstelik zahmetsiz ve bir o kadar güzel ulaşım ama öyle olmuyor ve onlar nankörlük ediyorlar. Bir yoruma göre, bahçelerimiz evlerimize çok yakın o yüzden gidene kadar acıkmıyoruz iştahımız olmuyor deyip arada çok uzun mesafeler olmasını istediler. “Fakat onlar bu tavrı sözle değil, lisân-ı halleriyle yani davranışlarıyla da ortaya koymuş olabilirler.”  


Bugünkü insanların durumu da birebir aynı değil mi? Kendilerine sunulan bunca imkâna bunca nimete rağmen doyumsuz, hallerinden memnun olmayan, sürekli şikâyet edip farklı isteklerde bulunan bir toplum haline geldik. Yani, yakınlarındaki güzelliği görmezden gelip uzaktakine hayran olmak? Ellerindeki imkânlarla hiçbir zaman tatmin ve mutlu olmayan, sürekli daha fazlasını isteyen daha fazlası verildiğinde onunla da mutlu olamayan ve en sonunda kendisinden düşük seviyede birinin elindeki çok basit bir şeyle mutlu olduğunu gördüğünde ona özenen kişiler gibi! Neden böyle olduğunu yine ilgili âyet haber veriyor: Rabbi’nizin size verdikleri için O’na şükredin diyor. Bu da demek oluyor ki insanlar kendilerine verilen nimetlere şükretmez üstelik bir de nankörlük ederlerse Rabbimiz de onların elinden bu güzel nimetleri alır yerine onlara azap olacak nikmetleri (ceza) verir.


Kur’an-ı Kerim'in 23 yıllık iniş serüvenine baktığımızda kıssaların çoğu zaman Resulullah'ın ve mü’minlerin yaşadıkları durum ile ilgili geçmişteki kavimlerden örnekler verilerek bu durumu sadece onların yaşamadığını geçmiş elçilerin ve kavimlerinin de aynı durumlar ile karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz. Özellikle Mekke'deki boykot dönemine baktığımızda yoğun olarak kıssaların o dönemde indirildiği iman ve inkâr edenlerin elçilerine karşı nasıl bir tavır takındıkları ve sonlarının nasıl olduğu gibi konulara ağırlıklı olarak değinildiğini görüyoruz.
 

“Şöyle ki, Kur'an'daki kıssalar, mümkün mertebe kronolojik tertip yapıldıktan sonra Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sîreti ile paralel bir şekilde okunduğunda, kıssaların muhtevasını teşkil eden olayların anlatımı aracılığıyla verilen mesajların, onun sîretinde yaşanan olaylarla birebir örtüştüğü görülmektedir.”  


Geçmiş kavimlerin kıssalarının anlatılma amaçlarından biri de insanların bu yaşananlar üzerinde düşünüp ibret almaları içindir. Buna Kur’an-ı Kerim’de sık sık değinilir: Hicr sûresinde Lût kavminin azgınlıklarından dolayı başlarına gelen helâki anlatan âyetlerden sonra “Kuşku yok ki bütün bunlarda, işaretleri okumasını bilen kimselerin alacağı nice ibretler vardır. Yine kuşku yok ki bu (şehir)ler, (hâlâ) varlığı sabit bir yol üzerindedirler. Kuşkusuz bütün bunlarda iman sahiplerinin alacağı nice ibretler vardır.”  




DEĞERLENDİRME

Kur'an kıssalarını  okurken yapılan en büyük hata geçmişte yaşanmış, bitmiş olaylar olarak okuyup onlardan kendimize bir öğüt çıkarmamaktan kaynaklanıyor. Aslında Kur’an-ı Kerim bunu eskilerin masalları diye inkârcıların sözü olarak iletirken bu şekilde düşündükleri ve söyledikleri için onları kınıyor. Ama ne yazık ki belki ‘haddimi aşarak söylüyorum’ bunda yazılan çoğu eserin de payı var.  Bu kıssaları aktarırken kitaplarında geçmişte yaşanmış hayat hikâyeleri olarak aktarıp bugüne taşımamalarının da büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Kıssaları okurken bizim bundan almamız gereken ders nedir sorusunu bize sorduran âlimlerimizi istisna tutuyorum (Rabbim hepsinden razı olsun).


Kur’an’ı Kerim’de kıssaları aktarılan kavimleri incelediğimizde görüyoruz ki, Allah’a olan inançlarının bozukluğuyla birlikte özellikle ahlâki çürüme ve bunun sonucunda insanların birbirine zulmü dile getirilmekte. Elçiler kavimlerini yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırdıktan sonra kavminin sapması hangi yöndeyse onu ıslah etmek için uğraşır. Örneğin Lût Nebi’nin kavmi kadınları bırakıp erkeklere meylediyordu. Şuayb Nebi’nin kavmi ölçü ve tartı da adaletsizlik yapıyordu. İsa Nebi’nin kavmi Allah’ın kendilerine gönderdiği Elçi’yi yüceltip Allah’ın oğlu (hâşâ) yerine koyarken, Musa Nebi’nin kavmi Elçi’lerini yeriyordu. Bugün baktığımızda bütün bu sapmaların günümüzde var olduğunu görüyoruz. Bu bazen bir toplumda bazen de bireyde görülebilir.   Kimin sapması hangi yöndeyse örnekliğini teşkil eden kavmin kıssasını inceleyerek kendisi için nasıl davranması gerektiğini bulacaktır. İşte bu yüzden kıssaların bizim hayatımızdaki yeri çok büyüktür. 


Helak olan kavimlerin kıssalarına baktığımızda azdıklarını ve toplumda zorbalık yaptıklarını görüyoruz. Örneğin Hûd Nebi’nin kavmine hitap ederken: “Siz, abesle iştigal ederek her bir tepede yüksek bir anıt, bir yapı mı inşa ediyorsunuz? Görkemli binalar kondurarak sürekli yaşayacağınızı mı umuyorsunuz? Elinize her (fırsat) geçirdiğinizde, hukuka tecavüz edip zorbalık mı yapacaksınız?”  diyor. Ad kavmi Rablerinin kendilerine sunduğu güç-iktidar, sayısız nimete rağmen kibirlenip, azgınlaştılar ve Rablerine karşı çıktılar kendilerine gelen uyarıcıyı da dinlemediler. Bir de Allah’ın azabının kendilerine dokunmayacağını düşünüyorlardı. Evet yüksek binalar, görkemli yapılar, hukuka tecavüz ve zorbalık ne kadar da tanıdık cümleler. Hûd Nebi’nin kavmine söylediği bu cümleler ibret almak için okunduğunda insanı derinden sarsıyor. İnsanoğlunun eline her fırsat geçirdiğinde azgınlık gösterdiği şeylerden söz ediyor. Bu hangi çağda olursa olsun hiç değişmedi. İnsanların çoğunluğu bu konuda mağduriyet yaşadıklarında bunun ne büyük zulüm olduğunu eğer güç kendi ellerine geçerse kesinlikle zulmetmeyeceklerini adil davranacaklarını dile getirirler. Ne zaman ki güç onların eline geçse işte o zaman kendileri de aynı zulmü kendilerinden daha güçsüz olan insanlara yaparlar. Dolayısıyla kıssalar tarihte yaşanmış olayları bize aktararak bizde bir bilinç inşa etmeyi hedeflemektedir. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir. Zaman, mekân ve karakterler değişir ama eylemler ve söylemler birebir benzerlik gösterir.  
 


Özellikle Resullerin kavimlerine yaptığı çağrıdan sonra müsbet veya menfi (olumlu veya olumsuz) kendisine verilen karşılık bugün hakka çağıranlara bizim verdiğimiz karşılık ile aynı. Dolayısıyla kişi kendisine şunu sormalı kim gibi davranıyorum? Kendisine gönderilen Resul’e iman eden gibi mi, iman etmemek için türlü türlü bahaneler üreten münafık gibi mi, -bu kişiler dilleriyle iman ettiklerini söyler ama eylemleriyle tam tersini yaparlar- yoksa inkâr eden kimseler gibi mi? Kişi kendisini böyle bir deneye tabi tuttuğunda kimin izini takip ettiğini daha net görebilir.

    
Unutulmamalıdır ki örneklerini verdiğimiz bu azgın kavimlerin sonu helâk oldu. Onların izini takip edenlerin de aynı sonu paylaşacakları Kur’an-ı Kerim’de defalarca dile getirilmektedir. Ama bu uyarılardan ancak akıl sahipleri öğüt alacaktır.  
SONUÇ

Kıssalardan alınması gereken öğütler:

1.  Allah'a karşı sorumluluk bilincini kuşanmalıyız
2.  Hakka çağıran davetçileri dinlemeli sahip çıkmalıyız
3.  Topluma karşı  vazifelerimizi yerine getirmeliyiz 
4.  Söylemle değil eylemle imanımızı kanıtlamalıyız
5.  Hata yapabiliriz ama tövbe edip kendimizi düzeltmeliyiz
6.  Zulmedenlerin karşısında durmalıyız 
7.  Mazlumların yanında olmalıyız
8.  Bulunduğumuz yerde sorumluluklarımız var unutmamalıyız
9.  Tek kişide olsak hakkı haykırmalıyız.
10. Adaletli ve dengeli yaşamalıyız
11. Yakınlarımızla  sınanabiliriz
12. Hastalıkla sınanabiliriz
13. Varlıkla sınanabiliriz
14. Yoklukla sınanabiliriz

Kıssalarda sunulan örnek şahsiyetleri gözlemleyip olaylar karşısında ona göre tutum sergilemeliyiz.

Kıssaların topluma mesajı nedir? 


1.  Kıssaların günümüzdeki izdüşümü nedir? 
2.  Bugün yaşayan insanlar (Müslümanlar) da aynı hataları yapıyorlar mı? 
3.  Hangi konuda sapmalarımız var? 
4.  Onlara benzediğimiz noktalar neler? 
5.  Bu gibi sınamalara kendimizi hazırlıyor muyuz? 
6.  Peki, onların başına gelenler bizim başımıza gelmeden nasıl tedbirler almalıyız? 
7.  Bizim başımıza bu imtihanlardan biri geldiğinde nasıl tavır takınırız?
8.  Bizim yaşadığımız hadiseler geçmişte yaşamış kavimlerin de başına gelmiş, akıl sahipleri bu durumda nasıl bir tutum sergilemiş? 


Rabbimiz, Yasin Sûresi'nde geçen uzaktan koşarak gelip hakkı haykıran ve ardından cenneti hak eden yani, Rabbini razı eden bu iman ehlinin imanını örnek alanlardan eylesin. Hakkı hak ve batılı batıl olarak görmeyi ona göre amel etmeyi bizlere nasip eylesin. 
 

 
KAYNAKÇA

1.  Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsir
Er-Râzî Fahruddîn, Tefsîr-i Kebîr, Mefâtîhu’l-Gayb, Huzur Yayınevi, 18. Cilt, s.335.
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Hûd Sûresi  11/120, s. 424.
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Yusuf Sûresi 12/3, s.428 
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Nahl Sûresi 36. Âyetin meâli
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Şuara Sûresi 3. Ayetin meâli
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Yusuf Sûresi 111. Ayetin meâli
İslamoğlu Mustafa, Mü’min sûresi 27-28-29. Âyetlerin meali A.g.e.
İslamoğlu Mustafa, Mü’min sûresi 78. Ayetin meali A.g.e.
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir En’am Sûresi 33-34. Ayetlerin meali.
İslamoğlu, Mustafa. Kehf sûresi 22. Âyetin meali
İslamoğlu Mustafa, Kehf sûresi 54. Âyetin meali, A.g.e.
İslamoğlu Mustafa, Hicr Sûresi 75-76-77. Âyetlerin meâli.
İslamoğlu Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal Tefsir, Şuara Sûresi 128-130 arası ayetlerin meali.
Tahrim Sûresi 11. Âyet.
Yasin Sûresi 20 /27 Âyetler arası.

Kitaplar
Okuyan Mehmet, Kıssalar Ne Söyler Yaratılış Ve Hz. Âdem, Düşün Yayıncılık 2017, sayfa 13-14.
Şimşek, M.Sait, Kur’an Kıssalarına Giriş, Kardelen Yayınları 3. Baskı, Sayfa 83
İnternet 
https://www.ensarnesriyat.com.tr/kitap/kur-an-kissalarini-siret-baglaminda-okumak-hz-musa-kissasi-ornegi-mahmut-ay-9786059519458