TÎN SURESİ


Ayet Getir
95-TÎN 1. Ayet

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ

Vet tîni vez zeytuni.

Bayraktar Bayraklı

İncir ve zeytine yemin olsun,


Edip Yüksel

Andolsun incire ve zeytine,


Erhan Aktaş

İncire ve zeytine ant olsun,


Muhammed Esed

İnciri ve zeytini düşün,


Mustafa İslamoğlu

İncir ağacı ve zeytin (diyarı) şahittir!


Süleyman Ateş

Tin'e ve Zeytûn'a andolsun.


Süleymaniye Vakfı

İncire ve zeytine,


Yaşar Nuri Öztürk

Yemin olsun incire, zeytine,


Ayetin Tefsiri

MEAL

1.) İNCÎR AĞACI ve zeytin (diyarı) şahittir!1

2.) Ulu Sînâ Dağı şahittir!

3.) Bu güvenli belde şahittir:2

(M.İ)

1.) Andolsun [İsa'nın vahye mazhar olduğu] İncir dağına ve Zeytin dağına,

2.) Andolsun [Musa'nın vahye mazhar olduğu] Sina dağına,

3.) Andolsun [Muhammed'in vahye mazhar olduğu] bu güvenli Mekke şehrine ki,

(M.Ö)

1-3.) “İncir ve zeytine andolsun, Andolsun Sina dağına, Andolsun bu güvenli Mekke şehrine ki:”

(A.K)

1-3.) Ey Muhammed’in peygamberliğini inkâr eden müşrikler! Şunu iyi bilin ki biz, Kâbe sayesinde güven içinde yaşadığınız Mekke’de elçimiz Muhammed’e ilâhî vahiy gönderdiğimiz gibi, geçmişte de incir ve zeytin diyarı Filistin topraklarında İsâ’ya ve Sînâ dağında Mûsâ’ya vahiy vermiştik. Yani Muhammed, ilk gönderilen peygamber değildir, dolayısıyla onu daha önce benzeri olmayan bir şey ortaya koymakla suçlamanız doğru değildir.

(H,E;M,C)

TEFSİR

Yüce Allah'ın insanoğlunu yaratırken daha başta onu en güzel biçimde yaratmaya önem vermesinin sırrı bu ayetlerden ortaya çıkmaktadır. Hiç kuşkusuz yüce Allah her şeyi güzel yaratmıştır. Burada ve Kur'an'ın başka yerlerinde en güzel yapıda, en güzel biçimde ve en güzel şekilde yaratılmanın insana özgü kılınması bu yaratığa daha fazla önem verildiğini göstermek içindir. Bu yaratığın zayıf olmasına, fıtratın gösterdiği doğru yoldan sapmasına ve bozgunculuk çıkarmasına rağmen yüce Allah'ın yine de onun durumuna önem vermesi, bu yaratığın Allah katında ayrı bir yeri ve bu varlık aleminin düzeninde ayrı bir ağırlığı olduğuna işaret eder. Yüce Allah'ın insana verdiği bu ayrı önem onun yaratılmasında, kendisini böylesine üstün bir biçimde ister son derece girift ve hassas vücut yapısı bakımından olsun isterse eşsiz aklı yapısı bakımından olsun isterse akıllara durgunluk veren ruhsal yapısı bakımından olsun, insanı kurup düzenlemesinde ortaya çıkmaktadır. Burada insanın ruhsal özelliklerine ağırlık verilmektedir. İnsan fıtratın doğru yolundan ayrılınca ve fıtrata paralel olan iman yolundan sapınca aşağıların aşağısına baş aşağı düşen, bu "ruhsal özellikleri"dir. Çünkü gayet açıkça bellidir ki insanın bedensel yapısı aşağıların aşağısına düşmez.

İnsanın yapısındaki üstünlük İşte bu ruhsal özelliklerden ortaya çıkmaktadır. İnsan meleklerin ulaştıkları yerlerin çok daha yükseğine erişebilecek yetenekte yaratılmıştır. Nitekim mirac olayı bunun delilidir. Orada Cebrail bir noktaya gelince durmuş, (bir insan olan Abdullah oğlu Muhammed) daha yüce makama yükselmiştir. Öte yandan insanoğlu, doğru yoldan çıkınca hiçbir yaratığın inemeyeceği çukurlara yuvarlanmaya da yatkındır. "Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.." Çünkü bu durumda hayvanlar insandan daha üstündürler ve izledikleri yol daha doğrudur. Çünkü hayvanlar fıtratlarının doğrultusunda hareket ederler, Rabblerini "tesbih etme" içgüdüsünden ayrılmamışlardır, yeryüzünde görevlerini doğru yol üzere yaparlar. Oysa en güzel bir biçimde yaratılan insanoğludur. Ama Rabbini inkar etmektedir, heveslerine uyarak hayvanların bile düşemeyeceği alçaklığa düşmektedir, yuvarlanmaktadır.

(S.KUTUB)

1. Bunun tefsirinde müfessirler arasında ihtilaf vardır. Hasan Basrî, İkrime, Ata b. Ebi Rebah, Cabir b. Zeyd, Mücahid ve İbrahim Nehaî diyorlar ki: "İncir"den kasıt bilinen incirdir. "Zeytin"de, yağ çıkarılan, bilinen zeytindir. İbni Ebi Hatim ve Hakim, Abdullah b. Abbas'tan bunu teyid eden bir kavil nakletmişlerdir. Bu tefsiri kabul eden müfessirler, incir ve zeytinin özelliklerini, faydalarını beyan ederek kendi görüşlerini şöyle açıklamışlardır: "Allah, iyi özellikleri dolayısıyla bu iki meyvanın üzerine yemin etmiştir." Kuşkusuz, Arapçada "tin" ve "zeytun" kelimelerini duyan insan bu iki meyvayı Arapça'da bilinen anlamı üzerine anlar. Ancak bu tefsiri kabul etmeye iki sebep engeldir. Birisi, "Sina Dağı" ve "Mekke Şehri"ne de yemin edilmiş olmasıdır. Az önceki tefsire göre meyva ve iki yere birarada yemin edilmesi uygun düşmemektedir. Kur'an-ı Kerim'de bir şey üzerine yemin edilen yerlerde bu yemin, o yerlerin hizmet veya faydası nedeniyle değildir. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirilmek içindir. Bu nedenle, iki meyvaya özellikleri dolayısıyla yemin edilmiş olunamaz. Diğer bazı müfessirler "tin" ve "zeytun"dan kasıt olarak bazı yerleri kabul etmişlerdir. Ka'b b. Ahbar, Katade ve İbn Zeyd diyor ki, "tin"den kasıt Dımeşk (Şam)'dır. "Zeytun"dan kasıt da Kudüs'tür. İbn Cerir, İbn Hatim ve İbn Merduye'nin İbn Abbas'tan naklettikleri bir kavle göre "tin"den kasıt, Hz. Nuh'un Cudi Dağı üzerinde inşa ettiği bir mesciddir, "zeytin"den kasıt da Kudüs'tür. Ama, "tin" ve "zeytun" kelimelerini duyan bir Arabın aklına bu manalar gelmez. O zaman Kur'an'a muhatap olan Araplar nezdinde "tin" ve "zeytun" yer olarak bilinmiyordu. Fakat Araplar arasında bazı bölgeleri, orada yetişen bitkiler ile isimlendirmek adetti. Onun için "tin" ve "zeytun" kelimelerinden kasıt şu olabilir. Bu meyvaların yetiştiği yerler. Bu yerler Şam ve Filistin idi. Çünkü o zamanlar Araplar arasında incir ve zeytin yetiştiren yerler olarak bu bölgeler meşhurdur. İbni Teymiye, İbn Kayyım, Zemahşerî ve Alûsî de aynı görüştedirler. İbn Cerir her ne kadar birinci kavli tercih etmişse de, aynı zamanda "tin" ve "zeytun"dan muradın meyvaların yetiştiği bölgeler olabileceğini de kabul etmiştir. Hafız İbni Kesir de aynı tefsiri kabul etmiştir.

2. "Tur-i Sinîn" buyurulmuştur. Bu, Sina yarımadasının diğer ismidir. Sena veya Sina ya da Sînîn de denir. Kur'an'da bir yerde de "Tur-i Sina" kullanılmıştır. Şimdi orada Tur dağı bulunan bu bölge "Sina" ismi ile meşhurdur. Bu nedenle, tercümemizde aynı meşhur ismi tercih ettik.

(MEVDUDİ)

Rabbimiz sûrenin başında dört konuda dört yeminle söze başlıyor. Rabbimiz incire, zeytine, Tûr-i Sînîn’e ve emin beldeye yemin ediyor. Her ne kadar birinci ve ikincilere bakarak Rabbimiz incire ve zeytine, bunların mübârek meyveler olduğuna yemin ediyor demişlerse de üçüncü ve dördüncü yeminlere baktığımız zaman bu yeminlerin o mânâya gelmediğini anlayabiliyoruz. “İnsan yediği gıdalardan teşekkül eder. Bu gıdalar da ya yağlıdır, ya tuzludur, ya da tatlıdır. İşte Rabbimiz insan vücudunun temel taşlarına dikkat çekiyor” demeye çalışmışlar. Elbette bir şeyi temel kabul etmişse kişi, ona delil de bulabilecektir. Meselâ orucun hikmetleri, faydaları sayılmaya başlanırken, “işte efendim bir yıl yorulan mideyi dinlendireceksin, bir yıl boyunca hatırlamadığın açları hatırlayacaksın, fakirlerin haline muttali olacaksın” filan…

Sanki bir yıl hiç oruç yok, bir yıl hiç mideyi aç bırakma yok, bir yıl hiç fakir fukaranın haline muttali olma yok. Tabii bunu temel kabul ettiniz mi, sonuçta böyle çıkacaktır. O zaman anlayabildiğimiz kadarıyla bu yeminlerle kastedilen zeytin ve incir değildir. Bunlarla kastedilen iki bölgedir. Tin bölgesi ve zeytin bölgesi. Türkçe’de de kullanılır bu. Meselâ Amasya veya Washington derken birisinde elma, ötekisinde de portakal kastedilir. Amasya ve Washington aslında iki şehir, iki bölgedir. Ama elmanın adı söylenirken Amasya, portakalınki de Washington olarak söylenir ya işte buradaki incir ve zeytin de bu mânâdadır. Yani iki bölge varmış. Birisi zeytin bölgesi, öbürü de incir bölgesi ki insanlar bunu biliyorlardı o dönemde. Tîn bölgesi Şam tarafları, zeytin bölgesi de Beyt-i Makdis, yani Filistin taraflarıdır. Burada üzerine yemin edilen zeytin ve incir bölgeleri Allah’ın şerefli elçisi Hz. Îsâ’nın (a.s) dünyaya geldiği Beyt-i Makdis civarıdır. Sonra da Tûr-i Sînîn’e yani Tûr-i Sinâ’ya, Sinâ dağına ve Beled-i Emin’e yemin ediliyor. Tûr-i Sinâ Rabbimizin şerefli elçisi Hz. Musâ (a.s) ile konuştuğu, levhâlâr halinde vahyin indirildiği dağın adıdır. Emin belde de Rasulullah Efendimizin dünyaya geldiği ve kendisine vahyin inmeye başladığı Harem-i Şeriftir, Mekke bölgesidir. Böylece anlaşılıyor ki Rabbimiz kutlu elçilerinin zuhur ettiği, vahyin indiği, tüm dünyayı aydınlatacak nübüvvet nûrunun doğduğu bu kutsal bölgelere yemin ederek vahyine ve o vahyin muhatapları olan kutlu elçilerine dikkat çekiyor. Hemen hemen tüm Peygamberlerin zuhur ettiği, vahyin indiği bölgeler buralardır. Tüm peygamberler buralardan çıkmış ve yeryüzünü aydınlatacak vahiy meşalesi bu bölgelerde yakılmıştır. Böylece Rabbimiz bu mübârek beldelere yemin ederek, “ey kullarım! Bu bölgeleri ve bu bölgelerde kavimleriyle elçilerimin arasında geçenleri iyi hatırlayın! Bu bölge insanları kendilerine gelen rahmet kapıları elçilerime ne yaptılar? Ne dediler? Nasıl karşıladılar onları? Kimler iman etti? Kimler reddetti? İman edip Peygamber safında yer alanlara ne oldu? İnkar edip elçilerime savaş açanların âkıbetleri nasıl oldu? Bunu çok iyi anlayın da hangi safta yerinizi alacağınızı belirleyin.

İkrar edenlerin safında mı, yoksa inkâr edenlerin, yalanlayanların, reddedenlerin safın da mı olacaksınız, bunu iyi belirleyin. Peygamber yolunun yolcusu mu, yoksa başka yolların yolcusu mu olacaksınız? Kimin yolunda olacaksanız onu iyi bir tanıyın. Çünkü başka çaresi yok, sizler şu anda ya peygamber safında yer alacak ya da karşı gelenlerin safında yerinizi belirleyeceksiniz. Ya Resul gibi Allah’a kul olacak, hayatınızı Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde Allah için yaşayacaksınız, yahut da Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Hâmânlar, Ebu Cehiller yolunda olacaksınız. Ya Peygamber gibi hayatınızı, hayat programınızı Allah’a soracak, vahiyle yol bulacaksınız, yahut da Ebu Cehil, Velîd bin Muğıre gibi kendi kendinizi putlaştırıp hayat programınızı kendiniz yapmaya kalkışacaksınız. Ya İbrahim gibi hayatınızın tümünde Allah’a teslim olacak, Müslüman olacak, sonunda onun gittiği cennete gideceksiniz, yahut da Nemrut gibi Allah’la savaşa tutuşarak cehenneme yuvarlanacaksınız” diyor. İşte Rabbimiz Kutsal bölgelere yemin ederek o bölgelerde yaşamış elçilerine ve o bölgelere inmiş vahyine yani hayat programına dikkat çekiyor. Emin belde, Rabbimizin son elçisinin, kerîm elçisinin zuhur ettiği ve kendisine kıyamete kadar yeryüzünü aydınlatmaya devam edecek olan Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği beldedir. Tabii burada emin beldeye yeminle Rabbimiz bize hedef göstermektedir. Bu konuya yeminle tüm Müslümanlara hedef belirleniyor. Çünkü emin belde zulmün, haksızlığın, küfrün, şirkin her çeşidiyle ortadan kaldırıldığı, ekonomik ve siyasal gücün ve güçlünün değil hakkın ve haklının, adaletin hakim olduğu, insanların din, mal, akıl, nesil ve ırzlarının namuslarının korunduğu, özetle Allah’ın emirlerinin hakim olduğu beldedir. Yani bütün bunları gerçekleştirecek olan Müslümanların hakim olduğu, Müslümanların egemen olduğu beldeye emin belde denir. Öyleyse bu konuya yeminle Rabbimiz biz Müslümanlara tüm dünyayı Allah’ın yeminine muhatap kılacak biçimde emin hale getirmek, emniyetli hale getirmek zorunda olduğumuzu hatırlatmaktadır. Dünyanın emniyetini bozan kâfirlerin ve müşriklerin egemenliklerini kırmamızı emretmektedir. Zaten Müslümanların egemen olmadıkları bir dünyada emniyetten bahsetmek de mümkün değildir. Bakara’da şöyle buyurulur: “Böylece sizi insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir.” (Bakara 143)

Müslüman ümmeti vasat ve şahit bir ümmettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Vasat ümmet; hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi gereken ümmet demektir. Ey Müslümanlar sizi hükmüne tüm insanlığın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapıkların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bulmak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet tüm insanlık üzerinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet herkesin kendisine dönmek zorunda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplumların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü insanına, insanlık, adalet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünyanın yönetimi konusunda egemen olamazsanız, dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatacaktır. İşte görüyoruz dünya siyasetinden Müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Âyet-i kerîmede hem dünyanın emniyetini sağlamaya, hem de yeryüzünün en emin bölgesi olan Kıble mahalline dikkat çekiliyor. Orası emin beldedir, emniyetli beldedir. Atamız İbrahim’in duasından bu yana Harem’in emniyeti devam etmektedir. “Hatırlayın, İbrahim: “Rabbim burasını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır” diye dua etmişti.” (Bakara 126) “Bu belde emin olsun! Emniyette olsun. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü belâ ve musîbetlerden emin olsun. İnsanların birbirlerini yediği, zulümlerle haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu beldede insanlar huzur içinde yaşasın ya Rabbi” diye dua etmişti İbrahim (a.s) da, bundan önceki âyetinde de Rabbimiz bu beldei emin kıldığını anlatıyordu.

Bakıyoruz şu anda tüm dünyada insanlar istikrar, huzur arayışı içindedirler. Yeryüzünün hiçbir yerinde, hiçbir bölgesinde huzur ve sükun kalmamış. Öyleyse biz de huzurunu kaybetmiş, sükûnet arayan, huzur ve sükuna susamış tüm bu yeryüzü insanlığına diyeceğiz ki, “Gelin ey insanlar Allah’ın istikrar mahalli kıldığı, huzur ve saadet mahalli kıldığı evini temel kıble kabul edelim ve hayatımızı o kıbleye yönelik olarak düzenleyelim. O kıblenin Rabbine göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin kitabına ve o kitapta bize haber verilen yasalara göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin koruması altına girelim. Rabb olarak, İlâh olarak sadece onu bilelim ve sadece onun programını hayat programı kabul edelim. Eğer bunu yaparsak kesinlikle bilelim ki O bizi istediğimiz istikrara, istediğimiz huzura kavuşturacaktır.” Öyleyse kıblemizi değiştirmek zorundayız. Washington’dan veya Paris’ten veya Pekin’den kıble edindiğimiz sürece bizim istikrara kavuşmamız mümkün değildir. Allah’tan başkalarının kıblelerine tabi olmaktan vazgeçersek, Allah’tan başkalarının rotasına girmeyi terk edersek, hareket tarzımızı Allah’tan başkalarının belirlemesini bırakırsak, Allah’tan başkalarının kanunlarına itaatten vazgeçerek kıblemiz sadece Kâbe olursa, kesinlikle bilelim ki tüm problemlerimiz bitecektir. Tüm hayatımızda huzur ve sükun hakim olacaktır. Çünkü orası güvenlik yurdudur, emniyet mahallidir. Öteki mukaddes beldelerle birlikte güvenlik yurduna da yemin ettikten sonra Rabbimiz bakın şimdi söyleyeceğini söyleyecek.

(A.KÜÇÜK)

“Vet-Tîni vez-Zeytûn” İncir şahit olsun, incir diyarı şahit olsun. İbrahim’e vahyin indiği mekân şahit olsun, Nuh’a vahyin indiği mekân şahit olsun. “vez-Zeytûn” ve zeytin şahit olsun. Yani zeytin dağı şahit olsun, İsa’ya vahyin indiği mekân şahit olsun. Yine İbrahim’e vahyin indiği mekân şahit olsun. Veya incir ve zeytin şahit olsun. Eğer 4. ayetle birlikte alırsak insanın yaratılışı ile birlikte, bazıları bunu şöyle de anlamışlar; İncir çok çekirdekli, zeytin tek çekirdekli meyvedir dolayısıyla çok ve tek manasına gelir. Veyahut da tek olan kadın yumurtası, çok olan erkek öz suyu, sperması, menisi manasına gelir şeklinde bir açıklama olmuşsa da biz bu bağlamda böyle bir açıklamayı tefsir sayamıyoruz maalesef.

1 İncir veya incir ağacı ile ne kastedildiği yoruma açıktır. Fakat 2 ve 3. âyetlerde beldeler açıkça zikredildiğine göre incir ve zeytin de iki vahiy bölgesi olmalıdır. "Zeytin" ile Hz. İsa'nın vahiy aldığı bölgenin kastedildiğini düşünürsek, geriye "incir" kalmaktadır. Bununla Şam bölgesinin veya Hz. Nuh'un gemisinin son durağı Cudi dağının kastedildiğini söyleyenler olmuştur (Taberî). M. Hamidullah ise, kimi otoriteleri de referans göstererek âyetteki "incir ağacı"nın, Buda'ya adını veren ve "yabani incir ağacı" anlamına gelen Budi ağacı olduğunu söyler. Buda ilâhi ilhamı bu ağacın altında almıştır (Aziz Kur'an). Musa Carullah gibi kimi çağdaş alimler de Buda'nın peygamber olduğu kanaatini paylaşırlar. Zeytin ile Nûr âyetinde (97/Nûr: 35) geçen ve iç aydınlanmayı ifade eden "mübarek zeytin ağacı" arasında bir ilişki kurulabilir. Çekirdekleri itibarıyla incir "kesrete" zeytin "vahdete" işaret olarak yorumlanmıştır. İncir gerçekten de bitkilerin havyarı diyebileceğimiz mucize bir meyvedir. Bu âyet, ilâhi ışığın şavkının varlık, zaman ve mekâna düşmesiyle nasıl bir bereket kesbettiğini gösterir.

“Ve-Tûri Sinîn ulu Sina dağı şahit olsun. Dağ şahit olur mu diyeceksiniz, olur. Allah resulü bir dağa çıktığında iki rekat şahadet namazı kılardı şahit olsun diye ve Allah resulü bir dostu ziyarete gider gibi Uhud’u ziyarete giderdi hemen hemen her hafta. Hatta Sahabe bunu anlamamış ve sormuşlardı sebebini, Allah Resulü de Uhud’ûn cebelûn yûhîbbûne ve yûhibbûh. Uhud dağdır ama o bizi sever, biz onu severiz demişti. Yani dağa dağ diye bakma ey insan, taşa taş diye bakma, toprağa toprak diye bakma. Şahittir, şahidindir ne yaptığına bak, onu şahit kılmaya bak. Biz, siz, insan bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya geldi mesajı var.

“Ve-hêzel Beledi’l-Emîn” ve bu emin belde şahit olsun “hezel Beledi’l-Emîn” Kur’an’da 2 yerde gelir ve ikisinde de kesinlikle Mekke ve civarına delalet eder. Çünkü “Hêze” ile geldiğinde “el-beled” mutlaka Mekke’ye delalet eder. Emin belde, neden? Çünkü Hz. İbrahim’in duasına mazhar oldu. Ya Rabbi bu beldeyi “belde-yi êmine kıl diye dua etti ve duası da kabul edildi. Onun için, emin belde olduğu için Kabe’nin içi putlarla dolu olduğu halde Ebrehe Kâbe’ye saldırdığında; Kâbe’nin Rabbi Kâbe’yi korumuştu, emin beldeydi.

Emin belde olmasının ekmeğini en çok bu beldenin akidesine ihanet eden beldenin sakinleri yediler bu ekmeği. Ama ekmek yedikleri sofrayı da kirlettiler maalesef. Onun için onlara bu hatırlatılıyor. Siz bu emin beldenin ekmeğini yediniz, ekmeğini yediğiniz Rabbinize ihanet ettiniz manası.

2 Rabbin vahyinin geldiği/geleceği yerlere dair Eski Ahid'de benzer bir ibare vardır (Bkz: Tesniye 33:2). Bu ibarede yer alan "Faran Dağı" Hz. Peygamber'in geleceğine îmâ sayılmıştır.

(M.İSLAMOĞLU)