TEKÂSUR SURESİ


Ayet Getir
102-TEKÂSUR 1. Ayet

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ

Elhâkumut tekâsur(tekâsuru).

Bayraktar Bayraklı

(1-2) Ta ki ölüp kabre gelinceye kadar, çoklukla övünmek sizi oyaladı.


Edip Yüksel

Çoğaltma yarışı sizi alabildiğine meşgul etti;


Erhan Aktaş

Çoğaltma yarışı sizi oyaladı.1 1- Mal, mülk edinme hırsı, bütün hayatınızı mal edinme peşinde harcamanıza neden oldu.


Muhammed Esed

Bir açgözlülük saplantısı içindesiniz,


Mustafa İslamoğlu

Çoğaltma tutkusu sizi oyalayıp durdu,


Süleyman Ateş

Çokluk yarışı, sizi oyaladı,


Süleymaniye Vakfı

Çoğaltma yarışı sizi oyaladı;


Yaşar Nuri Öztürk

Aldatıp oyaladı o çokluk yarışı sizleri,


Ayetin Tefsiri

 

MEAL

1.) ÇOĞALTMA tutkusu sizi oyalayıp durdu,1

2.) ta ki siz mezarlıklara2 varıncaya dek.3

(M.İ)

1.) [Ey Müşrikler!] Daha çok mal mülk, dünyalık sahibi olma sevdası sizi fena oyaladı.

2.) Belli ki bu oyalanış, kabirleri boylayacağınız vakte kadar sürüp gidecek.

(M.Ö)

1-2.) “Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları

ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz.

(A.K)

1-2.) Ey Allah nezdinde bazı varlıkları şefaatçi kabul edip ona ortak koşan ve “Bizler atalarımızın dinine uyarız” diyerek elçimiz Muhammed'i inkâr eden müşrikler! Şunu iyi bilin ki atalarınız ömürleri boyunca tevhitten uzak yaşamış ve bütün hayatlarını birbirlerine karşı mal ve soy üstünlüğü yarışıyla geçirmişlerdi. Sizin yapmanız gereken şey atalarınıza uyup şirk inancını sürdürmek değil, elçimiz Muhammed’e iman edip tevhide dönmektir.

(H,E;M,C)

 

TEFSİR

 

"Mal ve evlat çoğaltma yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz."

Ey şaşkınlar ey mahmur gözlüler. Ey oyalananlar, mallarının, çocuklarının ve dünya nimetlerinin çokluğu ile öğünenler, sizler bunlardan ayrılacaksınız. Ey bulunduğu duruma aldanıp da ondan sonrasını hiç düşünmeyenler. Ey çokluğu ile övünen ve onur duyduğunuz şeyleri sonunda bırakıp içinde hiçbir övünme ve böbürlenmenin olmadığı dar bir çukura gidecek olanlar! Uyanınız ve bakınız... Doğrusu "Mal ve evlat çoğaltma yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz."

(S.KUTUB)

 

1. Burada "elhakumu't tekâsur" kullanılmıştır. Bunun anlamı o kadar geniştir ki, uzun bir yazıda bile zor açıklanabilir. "Elhakum lehu"nun asıl manası "gaflet"tir. Ama Arapça'da bu kelime, "her şeyden ilgiyi kesen meşgale" anlamında kullanılır. Bu maddede "kelimesi                                                                                               kullanıldığında anlamı, "bir lehu (meşgale) seni o kadar "Elhakum" cezbetmiştir ki, gözünde hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. O, senin üzerine musallat olmuştur. Gece gündüz onunla meşgul olarak herşeyden gafil olmuşsunuz." "Ettekasür", "kesret"tendir. Onun üç anlamı vardır. Birincisi, insanın en fazla "kesret" elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbirlerinin üzerine çıkmaya çaba göstermesidir.

 

Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır. Dolayısıyla, "elhakumu't tekâsur"un manası, tekâsur size o kadar çekici gelmiştir ki, ondan daha önemli şeylerden gafil olmuşsunuz. Bu cümlede, tekâsur ile ne kastedildiği açıklanmamıştır. "Elhakum" da hangi şeyden gafil olduğu izah edilmemiştir. "Elhakum" (sizi gafil etmiştir.) sözünün muhatabının kim olduğu belirtilmemiştir. Bunu tasrih etmemesinden dolayı bu kelimelerin ıtlakı çok geniş anlamlara, eğlence ve lezzet vasıtalarına, kuvvet vesilelerine, iktidar sağlama çabasına, ve onu elde etmek için

yarışmalarına, elde edince de birbirlerine kibirli davranmalarına şamildir. Aynı zamanda "elhakum"un muhatabları da sınırlı değildir. Her devirde insanlar fert veya toplum olarak da olabilir. "Elhakumu't tekâsur"un insanları bu kadar cezbederek hangi şeyden gafil ettiği tasrih edilmemiştir. Bu nedenle anlamı çok geniştir. Yani bu tekâsur insanlara o kadar musallat olmuştur ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla

olacağına aldırmazlar. Onlar refah, cismanî lezzetler ve çok fazla imkanlar elde etmek isterler. Ancak sonunun ne olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah'ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünemezler. Kısaca "tekâsur", insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.

 

2. Yani siz hayatınızı bu çaba ile tüketiyorsunuz. Hatta son nefesinize kadar bu düşünceden kurtulamıyorsunuz.

(MEVDUDİ)

 

Sizi oyaladı, sizi meşgul edip alıkoydu. Mal, mülk, ev, bark, dükkan, tezgah, servet ve çocuklarda çoğalma sevdası, ekonomik ve siyasal güce ulaşma derdi, şişme tutkusu sizi oyalayıp sarhoş hale getirdi. “İlha”, önemsiz(li) ve değersiz(li) olan bir şeyi bırakıp onun yerine değersiz bir şeye talip olmak anlamına gelir. “Lehv” de gaflet demektir. İnsanı Allah’a kulluktan koparan her şey lehviyyattır.

 

“Tekasür” de çokluk, çoğalmak, çoğaltmak demektir. Çoğaltmaya çalışmak, çokluk derdine düşmek demektir. Veya çoklukla öğünmek, çokluk yarışına girmektir. Veya çokluk sahibi olmakla böbürlenip insanlara tepeden bakmaktır. Malda, evlâtta, makamda, koltukta çokluk derdine düşerek, bunlarla Allah’a kulluğu terk etmektir. Öyleyse ey insanlar, dünyalıklar konusunda bu çoğalma derdi ve bu büyüme arzusu sizi o kadar oyaladı ki, ekonomik güce ulaşma tutkusu

gözlerinizi o kadar kör etti ki, sizin için ondan çok değerli şeylerden elha yaptı, alıkoydu, gafil hale getirdi. Bir ğıl gibi bu tekasür arzusu sizin boyunlarınıza öyle bir dolandı ki, Allah’a kulluğa zamanınız kalmadı. Bu çoğalma derdi gecenize gündüzünüze öyle bir musâllat oldu ki, bir an durup düşünecek, durumunuzu değerlendirip Allah yoluna girecek zamanınız kalmadı. Tutkusu haline geldiğiniz, kıbleleştirdiğiniz ekonomik çokluğa ulaşabilmek için Allah’ın haram-helâl yasalarını öğrenecek zamanınız bile kalmadı. Çocuklarınızın dinî eğitimleriyle ilgilenecek zamanlarınız kalmadı. Servet toplama derdi sizi öylesine gâyenizden uzaklaştırdı ki, ahireti aramayı unuttunuz. Ahiret’teki hesabı, kitabı unuttunuz. Öyle bir gaflet içine gömüldünüz ki, bu gafletiniz mezarları ziyaretinize kadar devam etti. Yani ölünceye, kabre yuvarlanıncaya, üzerinize toprak atılıncaya kadar devam etti.

 

Rabbimiz, sûresiyle bizi uyardığı halde sanki bu uyarıları hiç duymamışçasına, sanki burada anlatılan bizler değil de başkalarıymış gibi hep mal, mülk peşinde koşturuyoruz. Hep dünyalıklar konusunda yarışıyoruz. Aman daha çok malım olsun, aman daha çok markım, dolarım olsun. Daha çok dükkan, ev, araba, arsa, daha çok şan, şöhret, alkış, koltuk, makam, daha iyi model, daha güzel sofra adına yarışıyoruz. Ama Allah korusun da içimizde daha iyi Müslüman olalım, daha salih kul olalım, daha iyi makam elde edelim diyen yok. Cennette daha âli makamları elde edelim, daha güzel kulluk yapalım diye bunu dert edinen pek kalmadı. Allah’a karşı böyle bir iman zaafına uğramış günümüz insanını müthiş bir hırs, korkunç bir doyumsuzluk duygusu bürüdüğü için bakıyoruz hep çokluk derdi, hep büyüme endişesi sarmıştır. Veya küçülme korkusuyla, aç kalma korkusuyla insanlar yanıp yakılmaktadır. Halbuki pek çoğumuzun normal şartlarda yedi sülalesine yetecek kadar malı olduğu halde, torununun torunlarına bile yetecek kadar yiyeceği olduğu halde, hâlâ dünya hırsı içinde boğulup gidiyorlar.

 

Bakara’da Rabbimizin Yahudilere dünya sevgisinin içirildiğinden haber vermesi gibi, sanki bugün kimi Müslümanlara da mal, mülk sevgisi içirilmiştir. Mal, mülk, çokluk peşinde koşarken Allah’a kulluğu unuttukları için Yahudilere zillet ve meskenet damgası vurulduğu gibi, kimi Müslümanlara da aç kalma korkusu, aç kalma damgası vurulmuştur. Tüm dünya kendilerinin olsa bile doymaz hale getirilmişlerdir. Üçü bulamazlarken dörde doymaz, ona doymaz hale gelmişlerdir. Tıpkı deniz suyu içen insan gibi doyumları ve durak noktaları yoktur. İnsanların ellerindekilerinin tamamını alsalar bile yine de doymamaktadırlar, doymuyorlar. Ekonomik güçleri geçen yıla oranla bu yıl en az iki-üç misli artmasına rağmen yine de kölelikleri devam ediyor. Malları arttıkça aynı oranda kölelikleri de artıyor. Bir türlü doymuyorlar, doyamayacaklar da bu gidişle. Başka değil ancak gözlerini toprak doyuracak bu insanların.

Bundan yirmi-otuz yıl öncesine gidin, şuradaki insanlardan hiçbirisinin şu anda ulaştıkları ekonomik güçleri yoktu. Ama görüyorum ki mal-mülk çoğaldıkça meşguliyeti de o oranda artmaktadır. Dün Allah için bir şeyler yapacağım diye koşturan pek çok Müslüman’ın, bugün malının, mülkünün başından ayrılacak zaman bulamadıklarını görüyoruz. Hattâ okuyacak, namaz kılacak zamanlarının bile kalmadığına şahit oluyoruz. Bakıyoruz sanki bugün Müslümanların derdi az evvel ifade ettiğim konulardır. Yani bugün Müslümanlar sanki Kur’an’ın ve Rasulullah’ın ısrarla ashabını uyardığı dünyanın peşine takılmadan yanalar. Hani bir hadiste anlatılır: Ashabın fakirlerinden bir grup bir yanlışın içine düşerek gelip Rasulullah’a dert yanarlar. “Ey Allah’ın Resûlü, zenginler tüm mükâfatları alıp götürdüler. Bize bir şey kalmadı. Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar, bizim tuttuğumuz orucu onlar da tutuyorlar. Ama onlar bizden farklı olarak mallarının zekatını da veriyorlar. Halbuki biz bundan mahrumuz. İlim peşinde, kulluk peşinde koşacağız diye bizim mal, mülk toplayacak zamanımız olmadı. Dünyayla ilgilenecek zamanımız olmadı. Şimdi o zengin kardeşlerimizi kıskanmıyoruz ama bize bir yol göster. Biz ne yapalım? Biz de dünyalık peşine düşelim mi? Biz de işe, aşa atılalım mı? Biz de mal, mülk sahibi olmaya çalışalım mı?” dediler. Ashabın bir dönem düştüğü ve Rasulullah’ın ikazından sonra vazgeçtikleri servet toplama derdi Müslümanların kıblesi haline gelmiştir. Herkes bunun derdinde. Herkes biraz daha büyüme derdinde. Efendim acaba Vehbi Koç nasıl zengin oldu? Biz de onun gibi olabilmek için ne yapmalıyız? Para kazanmanın yolları nedir? İnsanlar bugün bunun derdindeler. Birisi geliyor şunu mu yapsam daha çok kazanırım? Yoksa bunu mu yapsam? Ne yapıp etsem de bir zengin olsam? Ne yapsam da Allah’ın rızasını kazanabilirim diyen yok. Sanki mal, mülk sahibi olmak toplumda, Allah katında bir üstünlük sebebi kabul edilmektedir.

 

Maalesef bugün Müslümanlar tüm bu âyetleri diskalifiye edercesine kâra, kazanma, daha fazla büyüme, daha fazla şişme esasına dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düşmektedirler. Gerçekten hangi vahiy biriminin, hangi âyet grubunun, hangi peygamber modelinin Müslümanlara bu hayat felsefesini empoze ettiğini anlamak mümkün değildir. Bakıyoruz bugün hemen hemen Müslümanların hepsi, hacısı, hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar. İşin garibi ve anlaşılmaz yönü de, Müslümanlar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. Efendim Müslüman zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli Müslüman olmak içindir. Daha Müslümanca bir hayata ulaşmak içindir. Zenginleşirsek daha iyi Müslüman olacağımıza inancımızdan ötürü bunu yapıyoruz, diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye, Rasulullah’ı şartlandırmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi biz bunu münasip gördük iyi bir Müslümanlık için, herhalde sen de bundan başka bir şey demezsin! Ya Rasulullah herhalde sen de bizim keyfimize uygun olarak sözlerini bir daha gözden geçirmek zorundasın, demeye çalışıyorlar. Halbuki Allah indirdiği âyetlerin hiçbirinde, kitabının hiçbir yerinde: “Ey Müslümanlar! Aman ha! Ne yapın, yapın daha fazla zengin olmaya çalışın! Bütün gücünüzü, bütün kafanızı, bütün kalbinizi, bütün imkânlarınızı, bütün mesainizi, bütün zamanlarınızı mal, mülk toplamaya harcayın! Ne yapıp yapıp kendinizi zekat verecek bir konuma getirin! Fark etmez ben zaten lüks olsun diye indirdim onu, kitabımı tanımasanız da olur! Laf olsun diye gönderdim Peygamberi, onunla diyalog kurmasanız da olur. Siz bırakın bunları da aman para kazanmaya bakın! Zira zenginler benim katımda daha üstündür!” diye bir âyet indirmedi. Ben bugüne kadar Kur’an’ın hiç bir yerinde böyle bir âyet görmedim. Rasulullah efendimizin sözlerinin hiç birisinde böyle bir emir duymadım.

 

Evet dünya, dünyalıklarda çokluk derdi sizi o kadar oyaladı ki, sizler dininizin temel kaynaklarıyla tanışma imkânı bulamadınız. Kitabı ve sünneti tanıma imkânı bulamadığınız için de hevâ ve heveslerinizin peşine takıldınız. Hevâ ve heveslerinizi vahiy yerine ikâme ettiniz. Allah’ın gönderdiği hayat programından gafil oluşunuz, sizi kendi hevâlarınızı putlaştırmaya götürdü. Dünya sizi vahyi tanımaktan alıkoydu da, vahiy yerine gazete sayfalarından, takvim yapraklarından devşirdiğiniz lehviyyatı, lağviyyatı din zannettiniz. Büyüme ve şişme derdinizin bir hadiste anlatıldığı gibi iki aç kurdun bir koyun sürüsüne verebileceği zarardan çok daha fazlasıyla dininize verdiği zararı fark edemediniz. Dininizi parçalayıp dünyanıza yamadınız. Dünyanız için dininizi berbat ettiniz. Böylece bozuk düzen bir hayatın içinde yuvarlanıp gittiniz, ta mezara varıncaya, oradaki azapla burun buruna gelinceye kadar.

 

Veya bu âyetin bir başka mânâsı da şöyledir: Dünyaya o kadar değer verdiniz ki, mal, mülk sizin için o kadar hedef oldu ki, dünya sizi o kadar oyaladı ki, mallarınıza ilişkin görevlerinizi unuttunuz. Mallarınız üzerinde Allah’ın söz sahipliğini unuttunuz. O malların gerçek sahibinin o mallar konusunda iktisap ve sarf yasalarını unuttunuz. Yani kazanma ve harcama yolları konusunda Rabbinizin emir ve yasaklarını unuttunuz. Haram-helâl sınırları tanımadan kazanmaya ve harcamaya yöneldiniz. Ve de ihtiyarlayıp da bir ayağınız çukura doğru meyledince, yani kabirleri ziyarete yaklaştığınız günlerde de şu şuraya, bu buraya gibi taksimatlar yapmaya koyuldunuz. Ölüm döşeğinde işte malımdan şunları şuraya, bunları da buraya verin gibi taksimlere koştunuz. Halbuki o noktadan itibaren o mallarınız sizin değildir. Bakın Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Ademoğlu hep, “malım, mülküm, malım mülküm” der. Halbuki senin malın; yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip de onayladığından başkası değildir.” (Müslim 2958 Numaralı hadis)

 

Yani bunların dışında harcamayarak elinde kalan malın senin değildir, diyor Allah’ın Resûlü. Ya da bu biriktirdiklerinin insana hiç bir faydası olmayacaktır. Çünkü artık onlar varislere aittir. Kendi malı değildir artık onlar. Hayatında Allah için harcamayan kişi başkaları için mal biriktiriveren kimsedir. Yani onu tuttuğu sürece kişi onun esiri ama harcadığı sürece de mal onun esiridir. Veya kabirleri de gördünüz. Hayattayken zaman zaman kabirleri de ziyaret edip oradakileri gördüğünüz halde, yine de akıllarınızı başlarınıza almadınız demektir mânâ. İşte görüyorsunuz kabirleri. Muttali oluyorsunuz oradakilere. Mal, mülk sahibi mi? Orada da var. İki çocuklu, beş çocuklu mu? Orada da var. Ağa, patron, kral, kraliçe mi? Orada da var. Üstelik orada peygamberler var ama şu anda yeryüzünde peygamber yok. Yani yerin altı bu anlamda üstünden daha değerlidir. Sizlerden çok daha zenginler, sizden çok daha güçlüler ve şerefliler şimdi mezardadırlar. Siz mezarları da ziyaret ediyorsunuz ama yine de akıllarınızı başlarınıza alıp bu gafletten kurtulmuyorsunuz.

 

Veya mal, mülk konusunda, evlâd-u ıyal konusunda, soy sop konusunda, kavim, kabile, millet, devlet konusunda ırkçılık kokan öğünmeleriniz o dereceye vardı ki, sizi kabirlerdekileri bile sayıp dökmeye götürdü. Veya kabirdekilere intisap derdi sizi öyle bir noktaya götürdü ki, kabirdekilerle övünmeye, onlara sığınmaya, onlardan istimdat etmeye, hayatınızı kabirlerden ve kabirdekilerden düzenlemeye, oradakilere bel bağlamaya, Allah’ı unutarak kabirdekilere dua edip yardımınıza çağırmaya kadar götürdünüz işi. Hiçbir şey yapmaya güç yetiremeyen kabir ehlinden medetler ummaya ve onlarla övünmeye, onlara intisapla avunmaya başladınız ve bunun tabiî neticesi olarak da kitap ve sünnetle ilgiyi kesip vahiyden gafil hale geldiniz. Bu durumlarınız sizi vahiyden uzaklaştırdı. Bu intisaplarınızın sizleri kurtaracağı zehabına kapılarak vahye karşı ilgisiz hale geldiniz.

 

Veya grup, hizip, klik çokluğuyla övünmeniz, buna güvenmeniz sizi gurura ve itminana sevk etti de sizi zikirden alıkoydu. Onlarla, onların

kitaplarıyla, onların bilgileriyle övünmeniz sizi vahye gitmekten alıkoydu. İşte görüyoruz şu anda birileri hocalarıyla, üstatlarıyla, efendileriyle, berikiler cemaatlarıyla, ötekiler şeyhleri, hacılarıyla kesin cennete gideceklerini iddia ediyorlar. Bu yolla cennete gitmek varken başka hiçbir şeye ihtiyaçlarının olmadığını söylüyorlar. İşte bilelim ki bizim bu mutmain halimiz değişimin önündeki en büyük engeldir. Bizim değişimimizin önündeki en büyük engel budur. Yahudi’nin değişiminin önündeki en büyük engel buydu çünkü. Onlar bu inançlarından dolayı değişmeye gerek görmediler. Mutmaindiler çünkü bu konuda. Ellerinde Tevrat vardı, onunla bilgileniyorlardı. Kur’an’a da, peygambere de ihtiyaçları yoktu. Bu halleriyle cennete girecek olan bu insanlar, İslâm’ı kabule gerek görmediler. İşte bakın bu mutmain ve değişime gerek duymayan, değişime razı olmayan, statik ve durağan hayatlarını, geleneklerini devam ettirmeden yana olan bu insanlara Rabbimiz sûrenin bu âyetiyle uyarılarda bulunuyor. Bu tatmin oluşlarınız, bu öğünmeleriniz sizi Allah’ın zikri olan kitaptan alıkoydu buyuruyor. Veya sizin o çoklukla, mal çokluğuyla ilişkiniz mezara kadar sürdü, övündüğünüz mallarınız sizinle birlikte mezara kadar geldi ama çokluğuyla oyalanıp durduğunuz mallarınız o andan itibaren sizi terk etti, size bir fayda sağlamadı demek olacaktır mânâ. Bakın Buhârî’nin Enes bin Mâlik’ten rivâyet ettiği bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır:

 

“Ölen kimseyi üç şey izler. Bunlardan ikisi geri döner, birisi onunla birlikte kalır. Ölüyü, ailesi (Çoluk çocuğu), malı, mülkü ve ameli takip eder. Bunlardan ailesi ve malı mezardan geri döner, ameli onunla beraber kalır.”

(A.KÜÇÜK)

 

“Elhê-kûmût-tekêsûrû” çoğaltma tutkusu sizi oyaladı durdu.

Kınanan mal değil, servet değil burada çoğaltma da değil hatta, çoğaltmanın tutkusu. Tam burada Bağdat’lı Cüneyd’in o meşhur harika sözü geliyor aklıma; Fakr, yani bizim fakirlik dediğimiz şey. Efendimizin el fakru fahrıy; Fakr övüncümdür der. İşte fakr’ı tarif ediyor şimdi. Fakr; senin hiçbir şeye sahip olmaman değildir, asıl fakr dünyalara sahip olsan da hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir.

Sahip olmak, sahip olunmak, işte bütün mesele bu. Olmak ya da olmamak, Shakespeare’in dediği gibi; to be or not to be. Yani sahip miyiz, yoksa bizim sahibimiz mi. Malım derken iki vurguya sahip. Ya benim malım demiş oluruz, ya da ben malım demiş oluruz. Hangisini diyoruz? Eğer 2. vurguyu diyorsak mal bizim süvarimiz olmuş demektir, sırtımıza binmiş demektir. Eğer biz malın atı olmuşsak vay gele başımıza. O zaman biz hiçbir şeyin sahibi değiliz, çünkü bizim sahibimiz o. Eğer benim malım vurgusuyla söylemek istiyorsak mal, servet atımız olmalıdır, ipi de elimizde olmalıdır. Yani o bize sahip olmamalıdır.

Dünya bir denize benzer, yürekte bir gemiye benzer. Su geminin içine girerse gemi batar, su geminin dışında durursa gemi yol alır, gemi güzergahında menzili maksuda erişir. Onun için suyun geminin içine girmesine izin vermemek lazım. Dünyanın, yüreğin içine girmesine izin vermemek lazım. Bir yürekte iki sevda olmaz, çatal kazık yere geçmez.

“Mê ce'âlAllâhû li-râcûlin min kâlbeyni fî cêvfih”. (Ahzab/4) biz bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadık diyor. Eyvallah..! Bu mana da el kârda, gönül yarda olmalı. Gönül de kârda olursa yâra ne kalır ki. Onun için insan dua edecekse elimizde çok eyle kalbimizde yok eyle diye dua etmelidir. O zaman korkmasın.

1 Krş. 96/Hadîd: 20. el-Lehve, değirmen taşı boşa dönmesin diye ağzından çıkanı geri içine koyarak taşı oyalamaktır. "Faydalı veya faydasız bir işle meşgul olmak" anlamındaki şuğl'den farklı olarak, sadece faydasız işler için kullanılır. Zımnen: Çok malla elde ettiğiniz itibarın size her kapıyı açacağını düşündünüz (Krş: 76/Sebe': 35). Kınanan "çok mal" değil, mal az da olsa onu "çoğaltma tutkusudur.

Bu fiilin yapısından (kâsera'l-mâl fe'stekserahu) anlaşılmaktadır. Tam bu noktada, Bağdatlı Cüneyd'in fakr tarifi hatırlanmalıdır: "Fakr hiçbir şeye sahip olmaman değil, dünyalara sahip olsan da hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir" (Kuşeyrî, Risale).

2 Mekâbir, makbera'nın çoğulu olduğu için böyle çevrilmelidir.

 

“Hâttê zûrtûmû’l-mekâbir” ta ki mezarlara varıncaya dek. Bu iki manaya da gelebilir.

 

1 -  Ölünceye dek, yani çoğaltma tutkusu sizi o kadar oyaladı ki ölünceye dek bu dalganın arkasına takıldınız, oyalandınız.

 

2 – İkinci manası; Ki bazı müfessirler bunu tercih ederler, bu sebebi nüzule dayalı bir mana. Birincisi bağlamın desteklediği, bu sebebi nüzulün desteklediği mana. Kabirleri ziyaret edinceye kadar çoğaltma tutkusu sizi oyaladı. Çoğaltma tutkusu sizi o kadar oyaladı ki, en sonun da kabirleri bile saymaya kalktınız. Bu da sebebi nüzulden yola çıkılarak verilen mana. Nedir bu? Mekkeli iki müşrik kabile birbirine soy sop yarıştırmaya kalkışmış, bu yarışma o noktaya gelmiş ki birbirlerine nüfuslarıyla ve kalabalıklarıyla iftihar ederken artık kabir taşlarını, kabirleri saymaya kadar varmışlar. Bu çok bana makul gelmiyor, bağlamla da uyumlu gelmiyor.

 

Aslında burada söylenen şey ölünceye kadar. Çünkü Arap dilinde mecazen ölmek, kabre girmek, kabre varmak, kabri ziyaret etmek manasına. Zaten Arap şiirinde de kullanılmış.

 

Aslında “elhêkûm, el-lehve, el-lehûv” mastarından türetilmiş, değirmenin ağzından çıkanı geri değirmene vererek oyalamak. Değirmen taşları un öğütürken kendini de öğütür. Taşlar kendini öğütmesin, boşa dönmesin diye ağzından çıkanı içine koymaya lehüv denilmiş. Onun için oyalamak manasına geliyor. Şuğul’den farklı yalnız şuğul de meşgale mesela. Farkı da şuğul; yararlı ya da yararsız oyalamaya denir oyalanmaya denir. Ama lehüv sadece faydasız ve yararsız oyalanmalar için kullanılır.

 

3 İki mânaya birden gelebilir: Birincisi "ölüp kabirlerinize girinceye dek", ikincisi "mezarlarınızı saymaya varıncaya dek". Metnin iç bağlamı birincisini, nüzul sebebi rivayetleri ikincisini destekler.

 

[Ek bilgi; “Ademoğlu hep, “malım, mülküm, malım mülküm” der. Halbuki senin malın; yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip de onayladığından başkası değildir.” (Müslim 2958)

 

"Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır." (Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46)]

(M.İSLAMOĞLU)