KUREYŞ SURESİ


Ayet Getir
106-KUREYŞ 1. Ayet

لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ

Li îlâfi kureyş(kureyşin).

Bayraktar Bayraklı

Kureyş'i alıştırdığı için.


Edip Yüksel

Kureyş (bu mesajı) bağrına basmalı;


Erhan Aktaş

Kureyş’i alıştırdığı için1; 1- Kureyş’in emin ve rahat olmasını sağladığı için.


Muhammed Esed

Kureyş'in emniyeti sağlanabilsin diye,


Mustafa İslamoğlu

Bari Kureyş'in birlik ve dirliği hakkı için,


Süleyman Ateş

Kureyşi alıştırdığı için,


Süleymaniye Vakfı

Kureyşliler; sıcak ilgi gördükleri için,


Yaşar Nuri Öztürk

Kureyş'i alıştırıp ısındırdığı için,


Ayetin Tefsiri

MEAL
1.)
BARI1 Kureyş'in2 birlik ve dirliği hakkı için,

2.) onların yaz ve kış yaptıkları ticari sefer güvenliği hakkı için:

3.) kulluğu şu Beyt'in Rabbine tahsis etsinler!

4.) Ki O, onları açlığa rağmen doyurmuş,4 her tür tehlike ve tehdide rağmen güvende kılmıştır.5

(M.İ)

1-4.) Mademki Allah [Kâbe'yi korudu] ve böylece Kureyş kabilesine birtakım imkânlar lütfetti. Nitekim bu sayede Kureyş kış ve yaz mevsimlerinde ticari seferlerine güven içinde devam etti. Şu hâlde Kureyşliler de bu Kâbe'nin rabbi Allah'ı layıkıyla tanıyıp O'na kulluk/ibadet etmelidirler. Zira Allah [Kâbe, hac ve ticaret vesilesiyle] onların aç kalmamalarını sağlamış, [Mekke'nin kutsallığı vesilesiyle de kendilerine haydut ve eşkıya] korkusu yaşatmamıştır.

(M.Ö)

1-2.) “Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.

3-4.) Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.”

(A.K)

l-2.) Kendilerine şefaat edeceklerini umdukları bazı varlıkları Allah’a  ortak koşan Kureyşli müşrikler, Allah’ın kendilerine ne kadar büyük nimetler bahşettiğini hiç düşünmezler mi? Unutmasınlar ki onlar Mekke’nin sakini olmalarının hatırına, yaz mevsiminde Şam istikametine, Kış mevsiminde Yemen istikametine güvenli ticaret yolculukları düzenlemekte ve yaşadıkları Mekke’yi her türlü saldırı ve savaşın yasak olduğu Harem (güvenli bölge) kılmış olmamız gibi nimetler sayesinde bolluk ve emniyet içinde yaşamaktadırlar.

3-4.) O halde onlar da Allah'tan başka varlıkları şefaatçi kabul edip ona ortak koşmayı bırakmalı ve yalnızca kendilerini bolluk ve güven içinde yaşatan Allah’a, Kâbe’nin rabbine kulluk etmelidirler.

(H,E;M,C)

TEFSİR

“Güvenliğini sağlamak için” şeklindeki çeviriye göre bu âyet bir önceki sûrenin devamı gibidir ve cümle, “Ebrehe ve ordusunu helâk ettik” şeklinde tamamlanır. Sûrenin sonunu başına bağlamak da mümkündür; bu takdirde mâna şöyle olur: “... sağladığı için Kâbe’nin rabbine kulluk etsinler.” Kureyş, Hz. Peygamber’in mensup olduğu, İslâm’ın tebliğine ilk muhatap olan ve Kur’an’da adı geçen büyük Arap kabilesidir. Nesep bilginlerinin çoğunluğuna göre Kureyş’in atası Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr b. Maad b. Adnân’dır. Hz. Peygamber Kureyş’in Hâşimoğulları koluna mensuptur. Kabile reisliği genellikle Hâşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında mücadele konusu olmuştur. Câhiliye döneminde Kureyşliler Allah’ın varlığına inanmakla birlikte putları Allah’a ortak koşuyorlardı, bu sebeple Kur’an onları, “ortak koşanlar” anlamına gelen müşrikûn sıfatıyla nitelemiştir. 610 yılında Hz. Peygamber’e Kur’an inmeye başlayınca Kureyş’in bir kısmı ona iman etmekle birlikte çoğu inanmadığı gibi Hz. Peygamber’e karşı gittikçe sertleşen ve savaşlara kadar varan bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu direniş hicretin 8. Yılında Mekke’nin fethine kadar sürmüştür. Mekke’nin fethedilmesiyle birlikte İslâmiyet’in karşısındaki Kureyş düşmanlığı da tamamen ortadan kalkmıştır. Bundan sonra İslâm’ın dünyaya yayılması için Kureyşliler’in ön saflarda mücadele verdikleri görülmektedir (ayrıca bk. Casim Avcı, “Kureyş (Benî Kureyş)”, DİA, XXVI, Kureyş kabilesi, Araplar’ca kutsal sayılan Kâbe’nin gözetim ve bakımını üstlendikleri için diğer Arap kabileleri onlara büyük saygı gösterirlerdi; özellikle Kâbe’yi yıkmaya gelen fil ordusunun mûcizevî bir felâkete mâruz kalarak Kâbe’yi yıkma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Kureyşliler’in kabileler nezdindeki saygınlığı iyice arttı. Emîrler ve krallar onlara saygı gösterir, başkaları çöllerde haydutlar tarafından saldırılara uğrarken Kureyşliler güven içerisinde yazın Tâif’in serin yaylalarına, kışın da Yemen’in ılık bölgelerine serbestçe seyahatlerde bulunarak büyük kazançlar elde ederlerdi. Hatta Kureyş’in ticaret kervanları kış aylarında Somali ve Habeşistan’a, yaz aylarında da Suriye, Mısır, Irak ve İran’a kadar giderlerdi. Mekke’nin bulunduğu bölge tarım ve hayvancılığa elverişli olmadığı için halkın ticaretten başka gelir kaynağı yok denecek kadar azdı. Hac mevsiminde kurulan panayırlar ticaretlerinin canlanmasına vesile olduğu gibi buralarda düzenlenen şiir, hitabet vb. yarışmalar da dil, edebiyat ve kültürün gelişmesini sağlıyordu. İşte sûrede Allah’ın onlara lutfettiği bu imkânlar hatırlatılmakta, özellikle Kâbe’ye vurgu yapılarak “Şu evin (Kâbe) rabbine kulluk etsinler” buyurulmaktadır. Kabile hayatı yaşayan Arap yarımadası devlet otoritesinden yoksun olduğu için burada genel bir güvensizlik bulunduğu halde Mekke Hz. İbrâhim zamanından beri Allah tarafından saygınlığı çiğnenmeyen (harem) bölge olarak insanlığa duyurulmuş, bu sayede Mekke halkı dış saldırılardan korunmuştur. Nitekim bir âyet-i kerîmede, “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke’yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır?” (Ankebût29/67) buyurularak bu nimetler hatırlatılmaktadır. Ayrıca başka bölgelerde üretilen sebze, meyve ve diğer gıda maddeleri Hz. İbrâhim’in duası bereketiyle (İbrâhim 14/37), bir ticaret merkezi haline gelmiş olan Mekke’ye getirilip satılır, böylece bura halkının ihtiyacı karşılanırdı. İşte sûrede Kureyş’in, bütün bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek için Allah’a kulluk etmeleri istenmiştir.

(DİYANET TEF.)

Hz. İbrahim Kabe'nin binasını yapıp O'nu temizledikten sonra "Ey Rabbim, bu şehri güvenli bir yer kıl. Halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır." (Bakara 126) diye Rabbine yönelerek dua etmiş. Yüce Allah da dostu İbrahim'in duasını kabul etmişti. Kabe'yi güvenliğe eriştirmiş ve O'nu zorbaların baskısından ve diktatörlerin diktasından özgür kılmıştı. Oraya sığınanı güvenceye almış ve onun etrafındaki herkesi bütün korkulardan kurtarmıştır. Hatta insanlar sapıklığa düşüp Rabblerine ortaklar koştukları ve O'nunla birlikte putlara tapındıkları devirde bile... Yüce Allah'ın bu Beytül Haram için dilediği bir hikmet gereği bu gelenek devam etmişti. Fil ordusu orayı yıkmak için geldiğinde, Fil suresinde açıklandığı gibi, yüce Allah bu yerin güvenliğini korumuş ve dokunulmazlığını muhafaza etmişti. Onun çevresinde yaşayanlar da Cenab-ı Allah'ın şu ayette belirttiği hal üzere gelmişlerdi: "Çevrelerindeki beldelerde oturan insanlar kaçırılırken can güvenliğinden yoksun bir hayat yaşarken onların kentini dokunulmaz ve güvenli bir belde yaptığımızı görmüyorlar mı?" (Ankebut 67)

Fil olayı, Arapların katında yarımadanın her tarafında Kabe'nin dokunulmazlığının artmasında, Kureyşten olan bekçilerinin ve koruyucularının saygınlığının pekiştirilmesinde hayli etkili olmuştu. Bu da onların yeryüzünde güven içinde gezebilmelerine yol açmış, nereye gitmişlerse orada hürmet ve saygı görüp korunmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla onların güneydeki Yemen'den kuzeydeki Şam'a kadar uzanan iki büyük ticaret yolu açmalarına, kervanlar yolu ile bu iki ana yolu hareketlendirmelerine neden olmuştu. Böylece onların iki büyük ticaret kervanı oluşturmalarına zemin hazırlamıştı. Bu kervanlardan biri kışın Yemen'e, diğeri yazın Şam'a gidiyordu. Arap yarımadasında bu devir emniyet ve güvenin yok olduğu, baskın ve soygun saldırılarının yaygınlaştığı bir dönemdi. İşte bu anarşi ortamında Kabe'nin güvenliği ve saygınlığı, onun himayesinde bulunanlara bu muhteşem ticaret kervanında onlara güven ve emniyeti garanti ediyordu. Özellikle Kureyşe apaçık bir imtiyaz sağlıyordu. Önlerine emniyetli, geniş rızk kapılarını açıyordu. Güven, huzur ve barış içinde rızklarına ulaşıyorlardı. Güven içinde gerçekleştirilen bu kârlı ticaret kervanları zamanla onların adetleri ve alışkanlıkları arasında yer almıştı. İşte peygamberlikten sonra yüce Allah onlara hatırlatmaktadır. Fil suresinde onlara fil olayındaki nimetini ve yardımını hatırlattığı gibi burada da onların yaz ve kış mevsimlerinde çıkarmaya Alıştıkları ticaret kervanlarına ve nimetine dikkatleri çekmektedir. Bu iki ticaret kervanı ile kendilerine kazandırdığı bol rızk nimetine işaret etmektedir. Ülkeleri çorak ve verimsiz olmalarına rağmen onlar Allah'ın lütfu ve ihsanı ile bolluk ve bereket içinde yüzüyor, sağlık ve afiyet içinde bulunuyorlardı. Ayrıca onların korkudan güvenliğe eriştirilmeleri nimetine de parmak basılıyor. Allah'ın Evi'nin himayesinde bulunmaları nedeni ile kendi evlerinde ve yurtlarında güven içinde yaşamalarına ayrıca yüce Allah'ın Kabe'nin dokunulmazlığını ve saygınlığını koruması ve her türlü saldırıdan koruyuşu ile yolculuklarında ve seyahatlerinde güven içinde bulunmaları nimetine dikkat çekiliyor.

Onlara bunca nimetler hatırlatılıyor ki, içinde bulundukları tutumdan utansınlar. Himayesinde güven ve nimet içinde yaşadıkları, Allah'ın adıyla seyahate çıkarak himaye gördükleri ve sağ salim evlerine döndükleri bu Kabe'nin Rabbine ibadet edecekleri yerde onunla birlikte başka ilahlara tapmaktan utansınlar. Onlara diyor ki: "Kureyş'in yaz kış mevsimlerinde düzenledikleri alışagelen anlaşma hakkı için onlar bu Kabe'nin Rabbine ibadet etsinler. Zira onlara güvenliği sağlayan, bu seyahatlerden hoşlanmalarını, ona alışmalarını ve bu vesile ile bir dizi kazanç elde etmelerini sağlayan O'dur." "Bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler. Çünkü kendilerini aç iken doyuran O'dur." Üzerinde yaşadıkları toprak parçasını durumuna göre onların aslında aç kalmaları gerekirdi. Ama yüce Allah onlara nimetler verdi ve onları bu açlıktan kurtararak doyurdu. "Ve onları korkudan güvenliğe eriştirdi." Güçsüz oldukları ve içinde yaşadıkları çevrenin gereği olarak onların aslında korku içinde yaşamaları gerekirdi. Fakat Allah onları bu korkudan güvenliğe eriştirdi. Bu, ruhlarda haya duygusunu harekete geçiren, kalblerde mahcubiyeti tırmandıran bir hatırlatmadır. Kureyş kabilesi Kabe'nin değerini ve onun dokunmazlığının hayatları üzerindeki etkisini bilmiyor değildi. Sıkıntı anında bu Kabe'nin Rabbinden başkasına sığınmazlardı. İşte Abdülmuttalib bu nedenle Ebrehe'nin karşısına bir ordu ve kuvvetle çıkmamıştır. Kabe'nin Rabbine dayanarak O'na karşı koymuştur. Çünkü O Rabbinin Kabe'yi koruyacağını bilmektedir! Abdülmuttalib bir put veya bir heykelle onun karşısına çıkmış ve sözde ilahların kendi evini koruyacağını söylememiş sadece şunu dile getirmiştir: "Ben develerin sahibiyim. Hiç şüphesiz Kabe'nin de bir sahibi vardır ve o Kabe'yi koruyacaktır." Ne var ki cahiliye sapıklığı hiçbir mantık tanımaz! Hiçbir gerçeğe ve makul hiçbir temele dayanmaz!

Bu sure, konusu ve atmosferi ile kendisinden önceki Fil suresinin bir devamı niteliğindedir. Bununla beraber besmele ile başlayan müstakil bir suredir. Rivayetlere göre Kureyş suresi ile Fil suresi arasında dokuz sure inmiştir. Ancak Kuran'daki yerleri ard arda gelmektedir. Bu da birbirine yakın olan içerikleri ile uyum sağlamaktadır.

(S.KUTUB)

1. Buradaki kelime "li ilâfi Kureyş"tir. "İlaf", "elefe"den türemiştir. Manası "sevmek"tir. Bu kelime; dağıldıktan sonra bir araya gelmek, bir şeyi âdet haline getirmektir. "Ülfet" ve "maluf" da aynı anlama gelmektedir. "İlaf"tan önceki "lam" hakkında bazı Arap dili uzmanları, kelimenin taaccüb ifade ettiğini söylemişlerdir. Meselâ Araplar, "le zeydin ve ma sanânâ bih" yani, "Zeyd'e bakın, biz ona ne iyi muamele ettik, o bize ne yapıyor" derler. Burada da "li ilâfi Kureyş"in anlamı taaccübtür. Allah (c.c.) onları dağınık iken biraraya getirmiş ve ticaret yolculuklarını âdet haline getirmelerini sağlayarak zengin olmalarına vesile kılmıştır. Şimdi ise onlar Allah'a ibadetten yüz çevirmektedirler. Bu görüş, Ahfeş, Kasayî ve Ferre'nindir. İbn Cerir de bunu tercih etmiştir. İbn Cerir, Arapların bir şeyi "lam"dan sonra zikretmelerinin, o şahsın tutumunun taaccüb edici olduğunu izah etmeye yeterli olduğunu söylemiştir. Bunun tersine Halil b. Amr, Sibeveyh ve Zemahşerî bunun "lam-ı ta'lil" olduğunu söylerler. Onlara göre bu "lam"ın ilgisi, sonraki cümle olan "fe'l ya'budu Rabb'e haze'l beyt" iledir. Yani, Kureyşlilere verilen sayısız nimetler bir yana bırakılsa da, sadece Allah'ın lütfu ile ticarî yolculuklar yapmaları bile başlı başına bir ihsandır ve sadece bunun için de olsa Allah'a ibadet etmelidirler.

2. Yaz ve kış seferlerinden kasıt, yaz mevsiminde Kureyş'in ticarî kafilelerinin, serin bölgeler olan Şam ve Filistin'e gitmesi; kış mevsiminde ise sıcak olan güney Arabistan'a gitmesidir.

3. "Bu Ev"den kasıt, Kâbe'dir. Allah'ın buna işaret etmesinin anlamı, Kureyş'e verilen nimetlerin bu ev dolayısıyla olmasıdır. Kureyşliler, taptıkları 360 putun gerçekte Rabb olmadıklarını kabul ediyorlardı. Onlara göre de Rabb tekti ve kendilerini Ashab-ı Fil'in saldırısından kurtarmıştı. Ebrehe'nin ordusu saldırırken yine aynı Rabb'e dua etmişlerdi. Bu Ev'e sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiç saygınlıkları yoktu. Arapların diğer kabileleri gibi dağınık bir topluluktular. Ama Mekke'de biraraya gelip Kâbe'nin hizmetini üstlenince bütün Arabistan'da şerefli oldular.. Ticarî kafileleri korkusuzca her yeri gezmeye başladı. Onların eline geçen bütün bu nimetler, bu Ev'in Rabb'inin vermesi dolayısıyladır. Onun için sadece O'na ibadet etmelidirler.

4. Bu, Mekke'ye gelmeden önce Kureyşlilerin dağınık ve aç olduklarına işarettir. Buraya geldikten sonra onlara rızk kapıları açılmış ve Hz. İbrahim'in duası aynen uygulanmıştır: "Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin Beyt-i Haram'ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı kılsınlar diye (böyle yaptım). Artık sen de insanlardan bir takım gönülleri onları sever yap ve onları çeşitli meyvalarla besle ki şükretsinler." (İbrahim, 37)

5. Yani, Arabistan'da hiç kimsenin emin olmadığı o korkudan sizi kurtarmıştı. O dönemde Arabistan'ın hiçbir yerinde insanlar gece rahat uyuyamazlardı. Her an bir saldırıya uğrama tehlikesi ile karşı karşıya idiler. Hiç kimse kendi kabilesinin sınırları dışına çıkmaya cesaret edemezdi. Çünkü yalnız çıkıldığında sağ olarak geri dönmek mümkün değildi. Ya birileri tarafından öldürülür ya da yakalanarak köleleştirilirlerdi. Hiçbir kervan saldırıdan emin değildi. Çünkü yol üzerinde her an önü kesilebilirdi. Malları gasbedilebilirdi. Ancak yoldaki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek bu yoldan sağ salim geçebilirlerdi. Ama Mekke'deki Kureyşliler bütün bunlardan tamamen emindiler. Onlar için düşman saldırısı tehlikesi yoktu. Mekke'ye düşmanın saldırabileceği korkusu da yoktu. Onlar büyük ve küçük kafilelerle ülkenin her tarafında serbestçe dolaşırlardı. Taşıdıkları "Kabe'nin hizmetçileri" sıfatlarından dolayı hiç kimse onlara dokunmazdı. Hiç kimse onlara ses çıkarmaya cesaret edemezdi. Hatta bir Kureyşli yalnız olarak seyahat ederken saldırıya uğrarsa, "ben Haremliyim" ya da "ben Allah'ın haremindenim" demesi bile yeterli oluyordu. Bu söz karşısında saldırgan hemen duruyordu.

(MEVDUDİ)

“Kureyş’i bir araya getirip anlaştırdığı, yaz ve kış yolculuğunda onları (Güvenliğe kavuşturduğu, ya da başkalarıyla) onları ısındırıp yakınlaştırdığı için” “İlâf” kelimesi “Elefe”den türemiş olup sevmek, sevilmek, sevdirmek, dağıldıktan sonra parçaları bir araya getirip toplamak anlamlarına gelmektedir. Türkçe’deki ülfet de bu anlamdadır. Buradaki îlâf kelimesinin başındaki “lam”ın taaccüp ifadesi olduğu söylenmiştir. Şu Kureyş’in yaptığına bir bakın hele. Allah onları darmadağınıkken bir araya getirmiş, hem kendi aralarında birbirlerine ülfet ettirmiş, hem de çevrelerindeki toplumlar arasında onların ülfetini sağlamışken, herkesi kendilerine saygı duyar hale getirmişken, onlara güvenlik ve istikrar nimeti vermişken, yaz ve kış yolculuklarında onları güvenliğe kavuşturmuşken ve de böylece zenginlik ve refaha kolayca ulaşmalarını sağlamışken onlar nasıl oluyor da hâlâ Allah’a kulluğa yanaşmıyorlar, anlamına bir taaccüptür.

Veya bir önceki sûrede Fil sûresindeki Ebrehe ve fil ordusunun yok edilişlerinin sebebini anlatan bir bağlama ifadesidir. O zaman şöyle takdir edeceğiz: Kureyş’in selâmeti ve emniyeti için, o Ebrehe’nin ordusunu yenmiş ekin yapraklarına çevirdik. Yani böylece bu âyet fil ordusunun helâkinin sebebini anlatıyor. Ya da bu “lam” kendisinden sonraki cümleye bağlanacaktır: Kureyş’i birbirlerine ülfet ettirip bir araya getirdik ve yaz-kış seyahatlerinde çevrelerindeki toplumlarla ülfetlerini sağladık, anlamınadır. Rabbimiz Kureyş’e lütfettiği nimetlerini hatırlatıyor. Kureyş kabilesi önceleri çok dağınık bir durumdaydı. Resul-i Ekrem efendimizin dedelerinden Kusay dönemine kadar böyle derbeder bir hayat süren bu insanlar nihâyet Kusay tarafından Mekke’de toplanarak Beytullah’ın hizmetine âmâde oldular. Civardan Kâbe’yi ziyaret maksadıyla gelenlere hizmeti üstlendiler. Böylece tüm civardaki Arap kabileler tarafından kendilerine ülfet edilen, saygı duyulan ve güvenle bakılan bir toplum haline geldiler. Allah onlara böyle bir şeref kazandırmıştı.

Kusay’ın oğullarından Abdülmenaf zamanında bu şerefleri daha da artmış, tüm civar ülkelerle ticarî anlaşmalar yapılmış ve böylece tüm kabileler nezdinde değerli bir imtiyaza sahip olmuştu. Abdümenaf’ın oğullarından Haşim, Şam ve Gassan bölgeleriyle, Abduşşems Habeşistan’la, Muttalip Yemen’le, Nevfel de İran ve Irak’la ticarî münasebetleri ayarlıyorlardı. Hattâ Abdümenaf’ın bu dört oğluna “Ashab-ı İlâf” denir. Böylece Mekke hem bir ticaret merkezi haline geliyor, hem kapitülasyonlar sağlanıyor, hem bu ticarî ilişkiler sayesinde zenginlik artıyor, hem de kültürel açıdan büyük gelişmeler meydana geliyordu. Hattâ bu ilişkiler sebebiyle Mekke’de Kureyş arasında diğer kabilelere oranla okuma-yazma oranı çok yükselmişti. Daha sonra içlerinden çıkacak Allah Resûlüne gelen vahyi yazarken kullandıkları yazıyı bu kültürel etkileşimle Irak’tan öğrenip getirdikleri bilinmektedir. Bu yüzden de Allah’ın Resûlü’nün Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde: “Kureyş insanların önderidir” buyurduğu rivâyet edilmektedir. İşte zaten Kureyş’in bu girişimleri sonucu son derece cazip hale geldiği için Ebrehe o güçlü ordusuyla bu bölgeyi istila etmeye kalkışıyordu. Eğer o güçlü ordusuyla Ebrehe hedefine ulaşıp Allah’ın Beytine ilişebilseydi, hem Kâbe’nin hem de onun hizmetçileri olan Kureyş’in güvenirlilikleri bitecekti.

Ordusuyla birlikte Ebrehe’nin bizzat Kâbe’nin Rabbi tarafından helâk edilmesi tüm Araplar nezdinde hem Kâbe’nin hem de onun hizmetçilerinin saygınlığını, dokunulmazlığını daha da artırmıştı. Herkes anladı ki bu Beyt Allah’ın Beytidir ve bu Kureyş Allah’ın kendilerine bu beytine hizmetlerinden ötürü nimetlerini yağdırdığı bir toplumdur. Böylece Allah, gözlerinin önünde Kâbe’sini koruduğunu Kureyş’e bizzat göstererek o Beytin Rabbine kulluğa Kureyş’i de alıştırmış oluyordu. Kureyş’i kendisine kulluğa alıştırıp âşina hâle getiriyordu. Aslında bu âyetlerin geldiği dönemde Kureyş Allah’ın Beytini yıkmak üzere gelen Ebrehe’nin ordusuyla birlikte helâke maruz kalışını hafızalarında yaşıyorlardı. Fil ordusunu helâk etmek üzere gönderilen kuşların attıkları taşlar hâlâ evlerinde mevcuttu. Bu olayın üzerinden çok fazla bir zaman geçmemişti. Kâbe’yi ve onun sebebiyle kendilerini Rablerinin nasıl koruduğunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü Beyti ve kendilerini korumak üzere kendileri hiçbir şey yapmamışlardı. Sadece dağlara çekilip Allah’ın Fil ordusunu yok edişini seyretmişlerdi o kadar.

Rabbimiz böylece Kureyş’e çok büyük imtiyazlar vermişti. Kureyş’e lütfedilen bu nimetler, insanların kendilerine ülfet ettirilmesi, yaz-kış îlâfı civar kabilelerin hiç birisinde olmayan bir imtiyazdı ve herkes bu imtiyazın farkındaydı. Mekke’deki Kureyş’in elinde bulunan bu sosyal ve ekonomik nüfuz tüm Arabistan’da kendisini hissettiriyor, etkisini sürdürüyordu. Eğer bir adam Kureyş’tense hattâ Kureyş’ten birisinin himayesindeyse kimse ona dokunma cesaretini kendisinde bulamıyordu. Çünkü Allah’ın Beytinin hizmetçisi olmalarından ötürü tüm kabileler yaptıkları bu hizmetten dolayı onlara saygı duyuyorlardı. Kâbe’yi ziyaret için çevreden gelenlere cömertçe davranmaları onların saygınlığını ve dokunulmazlıklarını artırıyordu. Kimse onların kervanlarına dokunmuyordu. Halbuki çevrelerinde soygun, vurgun, talan kol geziyordu. Kervanlar soyuluyor, adamlar öldürülüyor ama kimse onlara dokunmaya cesaret edemiyordu. Bakın Ankebût bu hususu şöyle anlatır: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke’yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi? Bâtıla inanıp Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (Ankebût 67)

İşte Allah bütün bu nimetlerini gündeme getirerek, gözler önüne sererek bu nimetlere karşılık kulluğu sadece bu Beytin Rabbine yapmaları gerektiğini hatırlatarak buyuruyor ki: “Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.” Kureyş kendilerine lütfedilen bunca nimetlerle Rablerine kulluğa alıştıran, kendilerini kendilerine sevdirerek bir araya toplayıp güç olmalarını sağlayan, tüm civar kabilelere kendilerini sevdirip saydıran, yaz-kış seyahatlerinde kendilerine dokunulmazlık nimetini lütfeden ve de kendilerini açlıktan doyuran, korkudan emin kılan bu Kâbe’nin Rabbine kul olmak zorundadırlar. Kâbe’nin Rabbine ibadet etmek zorundadırlar. Öteki nimetler neyse de, hiç olmazsa Allah’tan başkalarına asla izafe edilemeyecek bu nimetlerden ötürü bu Beytin Rabbini dinlemek zorundadırlar. Allah onları açlıktan doyurmuştu. Çünkü bu bölgenin insanları ekin bitmez, susuz, ziraatsiz çöl insanlarıydı. Bu bölgeye gelmeden önce zaten aç insanlardı. Bu bölge, onları doyuracak bir yapısal özelliğe sahip değildi. Sadece ticaretle uğraşıyorlardı. Rabbimiz de bu konuda tüm civar Arap ve Arap olmayan kabileleri onlara ülfet ettirip zenginleşmelerini sağlayıvermişti. Bir de yıllar önce Hz. İbrahim de bu konuda Allah’a dua etmişti. “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır.” (İbrahim 37)

Yine Bakara sûresinde de: “Hatırlayın İbrahim demişti ki: “Rabbim burasını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve âhiret gününe îman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır” diye dua etmişti.” (Bakara 126) Bu belde emin olsun! Emniyette olsun. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü belâ ve musîbetlerden emin olsun. İnsanların birbirlerini yediği, zulümlerle, haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu beldede insanlar huzur içinde yaşasın ya Rabbi diye dua etmişti atamız, Allah da onun bu duasını kabul ederek ilerde Rasulullah efendimizin dâvâsını sahiplenecek toplumun nüvesini teşkil eden Kureyş’i, daha önceden bu işe alıştırmak üzere katından sonsuz rızıklarla doyuruyordu. Çok özel nimetlerdi bunlar. Elbette başkalarına verilmeyip kendilerine verilenlerin herkesten önce Rablerine kulluk yapmaları gerekecekti. Nitekim aynı şeyin kendilerine yığınlarla nimetler verilen İsrâiloğulları için de geçerli olduğunu anlatıyordu Rabbimiz: “Ey İsrâiloğulları! Size in’am ettiğim nimetlerimi hatırlayın da bana olan ahitlerinizi yerine getirin ki ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Ve sadece benden korkun. Ve yanınızdaki (Tevrat’ı) tasdikçi olarak indirdiğim kitabıma îman edin. Ve onun ilk kâfirleri sizler olmayın.” (Bakara 40)

Onlara da aynısını söylüyordu Rabbimiz. Tıpkı şu anda Kureyş’e olduğu gibi yıllar önce onlara da bizzat isimleriyle seslenerek diyordu ki Rabbimiz: “Ey İsrâiloğulları! Allah’ın nimetlerini, sizin üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın ki.” Peki hangi nimetlerdi bunlar? Mısır’da Yusuf (a.s) dönemi Allah’ın onlara verdiği nimetler, sonra Mûsâ döneminde Mûsâ ve Harun (a.s) rehberliğinde yıllardır ezilmişliği yaşadıkları Firavun sisteminden kurtarılmaları nimeti, arkasından Kudüs’ün fethi, arkasından Dâvûd (a.s) döneminde ve Süleyman (a.s) döneminde Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetler, Talut’un Câlut’u öldürmesi nimeti gibi nimetler…Veya bu nimet Allah’ın onları üzerinde kıldığı din demektir. Rabbimizin onları üzerinde kıldığı Sırat-ı Müstakîmdir. Bu nimet kitaptır, Allah’ın onlara gönderdiği Tevrat’tır, peygamberlik ve risâlettir. Allah İsrâil oğullarına pek çok peygamberler göndermiştir. Veya üzerlerine kayanın kaldırılması, Men ve Selvanın indirilmesi, onlar için denizin yarılması, Firavunun zulmünden kurtulmaları, bulutun onları gölgelendirmesi, taştan su çıkarılmasıdır. Veya Allah’ın lütfuyla dönemlerinde İsrâiloğullarının diğer milletlere üstün kılınmaları gibi tarih boyunca Allah’ın onlara lütfettiği nimetlerdir. Her nimet bir külfet karşılığıdır. Öyleyse ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın da bana kulluğa yönelin, diyordu Rabbimiz. İşte şimdi de aynı nimetler Kureyş için söz konusu edilerek kendilerinden bu Beytin Rabbine kulluk isteniyordu. Bu Beytin Rabbine kulluk edin. Özellikle bu beytin Rabbi denmesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Rabbimizin bu Beyte işaret etmesinin sebebi, Kureyş’in bu Beyt sebebiyle bu nimetlere ulaştırılmasıdır. Kureyş bu Beyti de, bu Beytin Rabbini da tanıyordu. Bu Beyt sayesinde doyurulduklarını bu Beyt sayesinde korunduklarını ve bu Beyt sayesinde tüm bu nimetlere ulaştırıldıklarını biliyorlardı. Kureyş kesinlikle biliyordu ki bu Beyt istikrar, emniyet yeridir. O beyte sığınan, o Beyt’le beraber yaşayan kişi istikrara kavuşmuş demektir. O Beyte sığınan kişi emniyette olmuş demektir. Kureyş bu Beytin emniyet, huzur ve istikrar mahalli olduğunun farkındaydı. Ama Kur’an’ın çeşitli yerlerinde görüyoruz ki göklerin ve yerin yaratıcısı olarak, Kâbe’nin sahibi ve Rabbi olarak inandıkları bu Allah’a kulluğu terk edip şirke düşmüşlerdi. Daha önce Hz. İbrahim’in yolunu izlediklerinden dolayı kendilerini o peygambere izafe ederek Hanif’ler olduklarını, İbrahim’in yolunda olduklarını iddia ediyorlardı. Halbuki o peygamberin üzerinden yıllar geçmişti. Hz. İbrahim’le uzaktan ve yakından hiçbir ilgileri kalmamış, hayatlarında o peygamber bilgisinin eseri bile kalmamış, şirke düşmüşler, Kâbe’yi putlarla doldurmuşlar, hayatlarından Allah’ı kovup, putların egemenliği altına girmişlerdi. Hem Allah’a, hem de putlara kulluk yapıyorlardı. “Allah’la direk irtibat imkânlarımız olmadığı için bir kısım aracılara da tapınmak zorundayız” diyorlardı. “Allah’ı bırakıp da onun berisinde velîler edinenler: “Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler...” (Zümer 3) İbrahim’in dininde olduklarını iddia eden bu insanlar hayatlarında pek çok şeyi putlaştırmışlar, Allah’la birlikte bunları da hayatlarında söz sahibi kabul etmişlerdi. Mahiyetini anlayamadıkları, iç yüzünü tam değerlendirip kavrayamadıkları bazı şeylerin tehlikesinden korkmaları sebebiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle, ya da bazı varlıkları kendileri için Allah katında şefaatçi kabul etmeleri, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları ümidiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle onlara tapınma, onlara saygı duyma ve onları kutsallaştırma süreci içine girmişlerdi. Aya, güneşe, yıldızlara, ağaca, taşa, siyasîlerine, servet sahiplerine, makam sahiplerine de tapınıyorlar, onların da hayatlarında söz sahibi olduklarına inanıyorlardı. Onları güç, kuvvet, nimet sahibi biliyorlar, Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan bekliyorlar, Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınıyorlar, Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ediyorlardı. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışıyorlardı.

Yine toplumlarında ölmüş insanları ve ataları putlaştırma yaygın hale gelmişti. Peygamberlerin kendilerine sunduğu tevhid karşısında bu insanlar atalarını ve atalarının yaşadıkları hareket tarzlarını, atalarının yaşadıkları hayat modellerini, geleneklerini, âdetlerini, mevcut yasalarını putlaştırarak bunlarla peygamberin karşısına çıkmaya çalışıyorlardı. “Ey Muhammed, biz atalarımızı bu yolda bulduk, bu nedenle sen ne yaparsan yap kesinlikle bizi âdetlerimizden, bizi atalarımızın yolundan ayıramazsın” diyerek atalarının anlayışlarını savunuyorlardı. İşte Rabbimiz onları bu tür şirklerden uzaklaştırıp sadece kendisine kulluğa çağırarak buyurdu ki: Bu şirklerinizi bırakıp sadece bu Beytin Rabbine kulluk edin. Sadece bu Beytin Rabbini dinleyin. Sadece bu Beytin Rabbinin hayat programını uygulayın. İbadet genelde insan hayatını, insanlığın hayatını kapsayan, özelde bir insanın hayatının en küçük birimi olan bir gününü ve bir gecesini kapsayan zaman dilimi içinde kişinin Allah’ın istediği biçimde hayat sürmesinin adıdır. Hayat sahibi olan insan mutlaka o bir gün ve geceyi yaşayacaktır. Ama bu yaşayış biçimini Allah belirleyecek, yani yaratıcıyı memnun etmek adına yaşayacak, bu bir gece ve gündüz ibadet olacaktır. Yaratıcı tarafından belirlenmemiş ve yaratıcıyı değil de başkalarını memnun etmek adına geçirilen zaman da boşa geçirilen zaman demektir. Demek ki ibadet tüm hayatın Allah için yaşanmasının adıdır. Kişi o zamanı kimin adına ve kimi memnun etmek için yaşamışsa ona ibadet etmiş demektir.

Rab; terbiye eden, efendi, mürebbi, mâlik gibi anlamlara geldiği gibi, yaratıcılık özelliği de söz konusudur. Rabb, top yekun varlıklar âleminin var edicisi ve var ettiklerinin hayat programını da tanzim edicisidir. Rabb, kula nasıl bir hayat yaşayacağını belirleme makamında olan varlıktır. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlünün: Onlar Allah’ı bırakıp ta Allah’ın kanunlarını, Allah’ın belirlediği helâl haram yasalarını bir kenara bırakıp ta din adamlarının, idarecilerinin helâl-haram yasalarını kabul eden Hıristiyan ve Yahudiler için, “Allah’ı bıraktılar da din adamlarını Rabler edindiler” hadisi bunu anlatır. Demek ki Rabb, varlıklar dünyasının, melekler, cinler ve insanlar âleminin yaratıcısı ve yaratma yasasının koyucusudur. Rab demek hayata program çizen varlık demektir. Rab demek günlük hayat programını tespit eden demektir. Rab demek, yap! ve yapma! Deme yetkisine sahip olan varlık demektir. Sizi yaratan, sizi koruyan, sizi doyuran, sizin nasıl bir hayat yaşayacağınızı bilen bu Beytin Rabbine kulluk edin. Sadece O’na kulluk edin. Sadece O’nu dinleyin. Sadece O’nun programını uygulayın. Hayatınızda O’nunla birlikte başka yetkililer kabul etmeyin. Hayatınızın bazı bölümlerinde O’nu, öteki bölümlerinde de başka Rableri, başka efendileri dinleyerek şirke düşmeyin.

Yirmi dört saatinizin tümünde sadece Rabbinizin çektiği yere gidin. Sadece Rabbinizin istediklerini yapın. Bazen yaratıcı olan Rabbinizi, bazen de başkalarını razı etmeye çalışarak müşrikçe bir hayat yaşamayın. Bazen Rabbinizin yasalarını, bazen de başkalarının yasalarını uygulayarak, şirket içinde bir kulluktan yana olmayın. Sadece bu Beytin Rabbine kulluk edin. Namaz konusunda bu Beytin Rabbini, ama ticaret konularında adını söyleyemeyeceğim başka evlerin Rablerini dinlemeye kalkışarak şirke düşmeyin. Veya oruç konusunda bu Beytin Rabbini, ama hukuk konusunda başka evlerin, başka dairelerin Rablerini dinleyerek şirke düşmeyin. Veya zekât konusunda bu Beytin Rabbini, ama kılık-kıyafet konusunda, evlenme boşanma konularında başka evlerin, başka dairelerin, başka kurumların, meselâ moda evlerinin Rablerinin vahiylerini dinleyerek şirke düşmeyin. Veya hac konusunda bu Beytin Rabbine kulluk edip ev tefrişi konusunda başka evlerin Rablerini, ya da Beyaz saray’ın, Kremlinin Rablerini dinleyerek müşrik olmayın. Yani bazen Allah’ı, bazen de parlamentodan gelenleri dinleyip uygulayarak müşrik olmayın. Bazen Allah’ı, bazen de Lions kulüplerini, Rotary evlerini veya meselâ cinsel yönelişlerinizde genelevlerin patronlarını dinleyerek kulluğunuzu berbat etmeyin, diyor Rabbimiz. Dün de, bugün de insanlardan kimileri böyle kendilerinde bir şey görüp dua ettiklerinin, sığındıklarının kuludurlar. Allah’a yapılması gereken kulluğu bunlara yaparak ibadet etmektedirler. Allah’ı dinlemeleri gereken yerde bunları dinlemektedirler. Kimileri yasalarını uygulamaya çalıştıkları tâğutların kuludur, kimileri fısıltılarına, vesveselerine kulak verdikleri, gösterdiği yoldan gittikleri şeytanın kuludur. Kimileri aşırı derecede sevip saydıkları dehâlârın, liderlerin kuludur, kimileri Allah yerine oturtup putlaştırdıkları nefislerinin, hevâ ve heveslerinin kuludur. Kimileri Allah yasaları yerine ikame ettikleri modanın kulu, kimileri Allah’ı darıltma pahasına da olsa uymaya çalıştıkları âdetlerin kulu, törelerin kulu, modanın kuludur. Kimileri asla karşı gelinmez zannettikleri toplumun, çevrenin kulu, kimileri yönetmeliklerin kuludur. Gerek itikadî anlamdaki kulluk olsun, yani gerek teşrî anlamındaki kanun koyma konusundaki kulluk olsun, gerekse bilinen manadaki ibadet şeklindeki kulluk olsun hepsi de birdir. Bunların tamamı kulluktur ve tamamı sadece Allah’a yapılmalıdır.

İşte sûrenin bu bölümünde Rabbimiz kendilerine lütfettiği yığınlarla nimetlerden bazılarını hatırlatarak dün Kureyş’e, bugün de bize diyor ki: “Ey kullarım! Ey benim yarattığım kullarım! Ey şu anda sahip olduklarının tümünü bana borçlu olan kullarım! Bu haliniz nedir böyle? Kimin ekmeğini yiyip kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün. Kimin nimetlerinden istifade edip de kimlere kulluk ettiğinizi bir düşünün.” Sûrenin muhatabı dün Kureyş’ti ama şu anda bizleriz. Kureyş’in sahip olduğu nimetleri Allah verdi de şu anda bizimkileri biz kendimiz mi bulduk? Onlarınkileri veren Allah da, bizimkileri veren başkası mı? Onlar açlıktan doyuruluyor ve tehlikelerden korunuyorlardı da biz doyurulup korunmuyor muyuz şu anda? Onlara ticaret imkânları verildi de bize verilmedi mi? Şu anda bizler de kazanıp yaşamıyor muyuz? Bütün bunları bize sağlayan Allah değil mi? Şu kullandığınız dünyayı yaratan, sizi yoktan var eden Allah değil mi? Orada sizin için, yaşamınız için, imtihanınız için geçimlikler yaratan O değil mi? Sizin için orada her şeyi hazırlayan O değil mi? Her şeyiniz Allah’tan olduğu halde siz ne kadar da az şükrediyorsunuz? Sizin Rabbiniz, sizin kendisine kul olmanız, sizin hayat programlarınızı kendisinden almanız gereken Rabbiniz Allah öyle lütuf sahibi bir Allah ki, sizi yaratmış, ama yarattığı gibi öyle başı boş bırakmamış, kendi halinize terk etmemiştir. Hayatınızın devamı için dünyada yaşam şartlarımızı da ayarlamış bir Rable karşı karşıyayız.

Eğer bu dünya insanların elinde olsaydı, insanların mülkünde olsaydı acaba bu kadar cömertçe onu insanlara sunabilir miydi? Şu gökyüzü, şu semamızın simasını süsleyen yıldızlar, şu gecemizin zülüflerini aydınlatan hilal, şu bize her saniye ısı ve ışık gönderen güneş, şu her an teneffüs ettiğimiz hava, şu kıymetini bilmeden tükettiğimiz sular bir insanın ya da insanların elinde olsaydı onu ondan bu kadar rahat alabilir miydiniz? İşte sizin böyle cömert bir Rabbiniz var. Öyleyse kimin ekmeğini yiyip, kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün. Kimin nimetlerinden istifade edip de kimlere kulluk ettiğinizi bir düşünün. Kimin evinde oturduğunuzu, kimin döşeğinde yattığınızı, kimin eşyalarını kullandığınızı bir düşünün! Düşünün de kime kul olmanız gerektiğini iyi anlayın! diyor Rabbimiz. Bütün bunları yaratan, bütün bu nimetlerle sizi perverde eden Allah’tan başka bir İlâh olmayacağını bilip dururken sizler ne kadar da az şükrediyorsunuz Rabbinize? Ne kadar da az teşekkür ediyorsunuz ona, diyor Rabbimiz. Şükür, teşekkür, verileni verenin yolunda kullanmaktır. Şükür, hayatı o hayatın sahibinin yolunda kullanmaktır. Şükür, dünyayı, hayatı, canı, malı, zamanı, imkânları, fırsatları onu verenin yolunda harcamaktır. Şükür, nimet cinsinden olur. Allah bize hangi nimeti vermişse o nimet cinsinden infakta bulunarak şükredilir. Hayatı onu bize veren Allah’ın istediği biçimde yaşamak, geceyi ve gündüzü onu bize lütfeden Allah yolunda kullanmak, aklı onu verenin razı olduğu yerde kullanmak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanmak, Allah’ın rızasını tahsilde harcamak şükürdür. Hayatı o hayatın sahibine sormadan yaşamak, zamanı kendi bildiğimiz biçimde doldurmak, malı o malın sahibinin razı olmadığı yerlerden kazanıp, O’nun razı olmayacağı yerlerde harcamak, elimizi, ayağımızı, gözümüzü, kulağımızı onları bize verenin yolunda kullanmamak, varlığımızı onu bize vermeyenler yolunda harcamak, geceyi ve gündüzü onu bize verenin razı olmadığı şeyler yolunda itlaf etmek nankörlüktür Allah korusun.

Rabbimiz diyor ki: “Ey kullarım! Sizi ben yarattım! Hayatınızı bana borçlusunuz. Sadece bana şükretmeniz, bana teşekkür etmeniz gerekirken, hayatınızı benim istediğim biçimde yaşamanız, bana teslim olup bana kulluk etmeniz gerekirken, tam aksini yaparak bana nidler, eşler, ortaklar aramaya, bulmaya kalkmayın! Rızasını kazanacağınız, kendilerine kulluk edeceğiniz, hayat programlarınızı kendilerine soracağınız, sistemlerini sistem kabul edeceğiniz benden başka Rabler, benim dûnumda efendiler bulmaya kalkmayın! Veya beni sadece hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öbür bölümlerde yetkisiz kabul etmeyin! Namazınıza karışan, ama kılık-kıyafetinize karışmayan, orucunuza karışan ama hukukunuza karışmayan, mescidinize karışan ama kazanmanıza, harcamanıza, çocuklarınızın eğitimine, sofranıza, ev tefrişlerinize, düğününüze, derneğinize, okumanıza-yazmanıza, meslek seçiminize karışmayan bir Allah kabul etmeyin. Hayatınızın bazı bölümlerine karışan, o bölümlerde söz sahibi olan varlıklar, efendiler, amirler bulmayın!” diyor Rabbimiz. Âyetin ifadesiyle söyleyecek olursak özellikle kendilerine nimet verilenlerin çok ciddi düşünmeleri gerekiyor bunu. Kendilerine yeryüzünde imkân verilenler, mal, mülk, ekonomik, sosyal güç, amirlik, müdürlük verilenler çok dikkat etsinler. Allah bu verdikleriyle onları denemek, imtihan etmek için vermiştir. Zira mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerine mülk verilenler ise o mülk üzerinde halifelik makamına getirilmiş insanlardır. Onlar acaba kendilerini vekil bilip o mülkün gerçek sahibinin arzularını mı yerine getirecekler? Kendilerine verilen o mülkü, mülk sahibinin istediği biçimde mi kullanacaklar? Yoksa mülkün gerçek sahibini unutup kendilerini mülkün sahibi zannedip, kendilerinin vekil olduklarını unutup, kendilerini asil zannedip, kendilerini ulûhiyet haklarına, egemenlik haklarına sahip zannedip o mülkte gerçek mülk sahibinin tasarrufu gibi mutlak bir tasarrufta mı bulunacaklar? İşte Allah insanları ve toplumları bu konuda denemektedir, imtihan etmektedir. Rabbimiz, Halil’inin duaları sebebiyle onun torunları içinden gelecek sevgili elçisi Muhammed’in (as) dinine sahip çıkacak bu insanları doyuruyordu. Kelimeleri nekredir. Yani Cenâb-ı Hak o Kureyş’i sınırları, boyutları belli olmayan bir korku ve açlıktan korumuştur. Ama Şurası da unutulmamalıdır ki bu kadar doyurulmalarına rağmen bazen onların aç kalmaları, onlar üzerinde bu nimetin yokluğu anlamına da gelmeyecektir. Bizim de şu anda kimi nimetler elimizden alınabilir. Yani Rabbimiz bazen yoklukla da imtihan edebilir, kendisine yalvarıp yakarsınlar diye. Bu, nimetin yokluğu anlamına gelmemelidir.

Yani imtihan adına bazen bize verdiği nimetleri aldığı zaman nimetler alındı, öyleyse kulluğumuz da biter demenin anlamı yoktur. Çünkü bakın Kureyş de meselâ Ebrehe gelirken bir süre korkulu anlar yaşadı ama hemen arkasından Rablerinin bunu kaldırıp kendilerini koruması altına aldığını gördüler. Öyleyse nimet varsa kulluk yaparız, değilse nimet yok, kulluk da yok demek küfürdür. Bu sûresiyle Rabbimiz bir de bize şunu anlatıyor: Allah’ın birilerini açlıktan doyurduğu kimseler kendileri de birilerini doyurmakla mükelleftirler. Allah’ın kendilerini kimi korkulardan emin kıldığı kimseler, kendileri de birilerinin emniyetlerini sağlamak zorundadırlar. Allah’ın kendilerine hidâyet ettiği kimseler başkalarının hidâyetini sağlamakla, Allah’ın kendilerine farklı nimetler verdiği kimseler bu nimetten başkalarını da istifade ettirmekle mükelleftirler. Meselâ Allah’ın kendilerine başkalarına vermediği ilim nimeti verdiği kimseler, bu ilimlerini insanlara ulaştırmakla mükelleftirler. “Allah size güven ve huzur içinde olan kasabayı misâl verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden Allah onlara yaptıklarına karşılık açlık ve korku belâsını tattırdı.” (Nahl 112) Demek ki nimetlere karşı nankörlük eden, o nimetleri nimetlerin vericisinin istediği yerde kullanmayarak nankörlük eden, Allah’a kulluktan yan çizen, insanlardan alıverip de onların önceki durumlarından farklı olarak açlık ve korku elbisesini giydiriverdiğini anlatıyor Rabbimiz.

Evet şu anda bizler de istikrar mahalli olan bu Beytin Rabbine kulluk etmek zorundayız. Sadece bu Beytin Rabbinin kulluk programını uygulamak zorundayız. Eğer bizler de şu anda açlıklardan doyurulmak, tüm korkulardan emin olmak ve Rabbimiz tarafından korunmak, Rabbimizin nimetlerine ulaşmak istiyorsak bu Beytin Rabbine kulluk etmek zorundayız. Bakıyoruz şu anda tüm dünyada insanlar istikrar, huzur arayışı içindedirler. Yeryüzünün hiçbir yerinde hiçbir bölgesinde huzur ve sükun kalmamış. Öyleyse biz de huzurunu kaybetmiş, sükûnet arayan, huzur ve sükuna susamış tüm bu yeryüzü insanlığına diyeceğiz ki, “Gelin ey insanlar, Allah’ın istikrar mahalli kıldığı, huzur ve saadet mahalli kıldığı evini temel kıble kabul edelim ve hayatımızı o kıbleye yönelik olarak düzenleyelim. O kıblenin Rabbine göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin kitabına ve o kitapta bize haber verilen yasalara göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin koruması altına girelim. Rabb olarak, İlâh olarak sadece O’nu bilelim ve sadece O’nun programını hayat programı olarak kabul edelim. Eğer bunu yaparsak kesinlikle bilelim ki O bizi istediğimiz istikrara ulaştıracaktır, istediğimiz huzura kavuşturacaktır.”

Öyleyse kıblemizi değiştirmek zorundayız. Washington’dan veya Paris’ten veya Pekin’den kıble edindiğimiz sürece bizim istikrara kavuşmamız mümkün değildir. Allah’tan başkalarının kıblelerine tabi olmaktan vazgeçersek, Allah’tan başkalarının rotasına girmeyi terk edersek, hareket tarzımızı Allah’tan başkalarının belirlemesini bırakırsak, Allah’tan başkalarının kanunlarına itaatten vazgeçerek, kıblemiz sadece Kâbe olursa kesinlikle bilelim ki tüm problemlerimiz bitecektir. Tüm hayatımızda huzur ve sükun hakim olacaktır. Çünkü orası güvenlik yurdudur, emniyet mahallidir. Bu sûre de bitti. Rabbim istediği ve razı olduğu biçimde anlayıp iman eden ve bu imanıyla da hayatını düzenleyen, imanını hayatında görüntüleyen kullarından eylesin.

Sübhanekallahümme ve bihamdik. Eşhedü en la ilahe illa ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.

(A.KÜÇÜK)