KEVSER SURESİ


Ayet Getir
108-KEVSER 1. Ayet

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

İnnâ a’taynâkel kevser(kevsere).

Bayraktar Bayraklı

Biz sana çok hayır/Kevser'i verdik.


Edip Yüksel

Biz sana bolca nimetler verdik.


Erhan Aktaş

Kuşkusuz Biz1 sana kevseri2 verdik. 1- Kur’an’daki “Biz” sözcükleri çokluğu değil, “yüceliği”, “gücü”, “büyüklüğü” ifade etmektedir. Bütün dillerde gücü elinde bulunduran kimseler, kendi “güç ve üstünlüklerinden” söz ederken, açıklamalarında ve buyruklarında “biz” zamirini kullanmaktadırlar. Allah’ın, kendisini ve ilahlık niteliklerini konu edinen ayetlerin tamamında “ene/ben”, “inni/beni, bana” zamirleri gibi tekil şahıs zamirleri kullanılmaktadır. 2- Pek çok hayırlı ve güzel nimetleri, Kur’an’ı. Kevser, sözcük olarak çokluk demektir. Bu çokluk, “sayısal” şeyler için olabileceği gibi; değerli olma, önemli olma gibi şeyler için de olabilir.


Muhammed Esed

Bak, Biz sana bol nimet verdik:


Mustafa İslamoğlu

Gerçek şu ki, Biziz sana her hayrı cömertçe bahşeden:


Süleyman Ateş

Biz sana Kevser'i (bol ni'met, ilim ve büyük şeref) verdik.


Süleymaniye Vakfı

Sana çok şey verdik[*]. [*] Allah size istediğiniz her şeyden vermiştir. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz. Ama kimi insanlar yanlışı çok yapar, çok da nankördür. (İbrahim 14/34)


Yaşar Nuri Öztürk

Hiç kuşkusuz, biz verdik sana Kevser'i/iyilik, bereket, mutluluk, güzellik, soy ve aydınlığın tükenmezini.


Ayetin Tefsiri

MEAL

1.) GERÇEK şu ki, Biziz sana her hayrı cömertçe bahşeden:1

(M.İ)

1.) [Ey Peygamber! Sana soyu kesik diyorlar). Oysa biz sana Kevseri verdik; [vahiy, peygamberlik gibi) birçok büyük nimet lütfettik.

(M.Ö)

1.) “Ey Muhammed! Doğrusu sana pek çok nîmet vermişizdir.

(A.K)

TEFSİR

Kevser çokluğun bir çeşididir. Sınırlı olmayan, sonsuzluğu ifade eder. Gerçeği görmek istemeyen bu insanların ileri sürdüğü yaftalamanın tam tersine olarak biz sana bol ve tükenmez nimetler verdik. Engellenemeyen, sonu gelmeyen nimetler. Bir insan yüce Allah'ın Hz. Peygambere verdiği bu nimetleri araştırdığında gözünün iliştiği ve düşüncesinin takıldığı her noktada bu nimetlerin izini görecektir.

Bu nimeti peygamberlikte de görecektir. Büyük gerçekle, büyük varlıkla kurduğu söz konusu bağda bu nimeti görecektir. Kendisinden başka varlığın ve gerçekte kendisinden başka bir şeyin bulunmadığı varlıkla temasa geçişinde görecektir. Allah'ı bulan adam için artık kayıp söz konusu olur mu?  Ona gönderilen Kur'an'da büyük bir nimetti. Kur'an'ın bir suresi dahi bereketinin sonu olmayan bir hazine, bolluğu ve bereketi sonsuz olan bir kaynaktır.

Yüceler aleminde kendisi için dua eden melekler de büyük bir nimettir. Bu melekler yeryüzünde O'na dua edenlere de dua ederler. Öyle ki artık O'nun ismi hem yerde hem de gökte Allah'ın adıyla birlikte anılır olmuştur. Onun asırlar boyunca devam eden sünneti de büyük bir nimettir. Bütün yeryüzünde Onun izinde giden milyonlarca insanın, milyarlarca dilin milyarlarca dudağın Onun adını anması, Onun hayatına ve anısına kıyamete kadar Hayranlık duyan milyarlarca kalbin varlığı da bir nimettir.

Onun sebebi ve Onun vasıtasıyla insanlığın onca nesillerine kazandırılan sonsuz hayır da kevserin kapsamındadır. Bu Hayrı kabul edip inananlar da, onu tanımayanlar da ondan faydalanmışlardır. Herkes bu hayırdan nasibini almıştır. Bu kevserin pek çok görüntüleri bulunmaktadır. Bunları tek tek saymaya kalkmak, onları da kalıplara sıkıştırmak, azaltmak ve küçültmek türünden bir girişim olur. Kısacası o kevseri getirmiştir. Feyzinin sonu bulunmayan, bilgisinin sınırı olmayan, alemlerinin ucu bucağı bulunmayan kevseri. Bu nedenledir ki ayeti, onu sınırlamadan, çoğalan ve artan, her yeri sayabilecek şekilde bırakmıştır.

Birçok kanallardan gelen bazı rivayetler, kevserin cennette bir nehir olduğunu ve Hz. Peygambere verildiğini ifade etmektedir. Fakat ibni Abbas bu rivayetlere şöyle karşılık vermiştir: "Bu nehir? Hz. Peygambere verilen sonsuz iyiliğin sadece bir parçasıdır. Yani bu da kevserlerden biridir."

Bu anlatım içinde ve bu şartlarda en uygun yorum da budur.

(S.KUTUB)

1. Burada kullanılan "Kevser" kelimesinin tam karşılığı sadece lisanımızda değil, hiçbir lisanda bir tek kelime ile verilemez. Bu kelime, kesretin mübalağa sigasıdır. Lugat manası, "sınırsız bolluk"tur. Ama burada kullanılış biçimi ile sadece kesret değil, aynı zamanda hayr, iyilik ve nimette de bolluk anlamı taşır. Bu kesretten, ifrat ve çokluğun en aşırısı kasdedilmiştir. Bundan kasıt, bir hayr ve iyilik değil, sayısız iyilik ve nimetlerin çokluğudur.

 

Surenin tarihi arka-planında açıkladığımız gibi, o zamanki şartlar gözönüne alınırsa, düşman, Hz. Muhammed'in (s.a.) her bakımdan kötü durumda olduğunu zannediyordu. Onlara göre Rasulullah kavminden kesilmekle çaresiz kalmış, ticareti mahvolmuş, ismini devam ettirebilecek erkek çocuğu ölmüş, yanında sayılı birkaç kişiden başkası yer almamış, değil Mekke'de, bütün Arabistan'da kulak asılmayan bir dava edinmişti. Onun için Kureyşlilere göre Rasulullah'ın kaderi, bu davada başarısız olacağı ve öldükten sonra da

Onu hatırlayan kalmayacağıydı. Bu şartlarda Allah (c.c.) tarafından "Biz sana Kevser verdik" buyurulmuştur. Buradan kendiliğinden şu anlam çıkmaktadır: "Muhaliflerin zannediyorlar ki, sen mahvoldun. Sana daha önce verilen nimetlerden de mahrum olduğunu sanıyorlar.  

 

Ama gerçek şu ki, biz sana sınırsız iyilik ve sayısız nimetler bağışladık. Bu nimetler arasında Rasulullah'ın sahip olduğu sayısız ahlâkî faziletler de vardır. Bunun içine nübüvvet, Kur'an, ilim ve hikmet gibi büyük nimetler de girer. Bu, tevhid ve hayat nizamının nimetine de şamildir. Bu nimet, herkesin anlayacağı, akıl ve fıtrata uygun, bütün dünyaya yayılabilecek özellikteki evrensel usûlleri içerir ve sürekli yayılmaya devam edecektir.

 

Bu, "refea ez-zikr" (Rasulullah'ın zikrinin yükselmesine) de şamildir. Bundan dolayı Rasulullah'ın mübarek ismi 1400 seneden beri dünyanın her köşesinden yükselmektedir ve kıyamete kadar da yükselecektir. Bu, Rasulullah'ın davetinin daha sonra evrensel bir ümmet meydana getirmesine ve bu ümmetin, hak din İslam'ın bayraktarı olması nimetine de şamildir. O nimetin içinde, temiz ve yüksek ahlâkta insanların diğer ümmetlerden çok olması da vardır. O ümmet, bozuk halde iken bile diğer bütün ümmetlerden daha çok iyilik taşıyacaktır. Bunda, Rasulullah'ın, hayattayken davetin başarısını görmesi nimeti de vardır. O'nun meydana getirdiği cemaat bütün dünyaya hakim olmaya muktedirdi. Bunda, Rasulullah'ın erkek çocuktan mahrum olmasına rağmen düşmanın zannettiğinin tersine, bu dünyada izinin kalması nimeti de şamildir. Allah, Müslümanları O'nun manevi evlatları yaparak kıyamete kadar isminin yükselmesini sağlamıştır. Ayrıca kızı Fatıma'dan da cismanî evlat bağışlamış ve böylece neslinin bütün dünyaya yayılmasını sağlamıştır. Bu evlatların sahip olduğu şeref Rasulullah'a nispet edildiklerinden dolayıdır. Allah'ın Rasulullah'a ne kadar bol nimet nasip ettiği bu dünyada da görülebilir. Bunun dışında "kevser"den murad, iki tane daha büyük nimettir. Allah (c.c.) bunları Rasulullah'a ahirette verecektir. Onların mahiyetini anlama imkanımız yoktur. Onun için Rasulullah bunları açıklamıştır. Buna göre Kevser'den murad, kıyamet günü haşr meydanında Rasulullah'a verilecek olan bir Kevser havuzudur. İkincisi, Rasulullah'a cennette verilecek olan Kevser nehridir. Bu ikisi hakkında çok hadis rivayet edilmiştir. Bu hadisler o kadar çok raviden nakledilmiştir ki sıhhati hakkında en ufak bir şüpheye bile mahal yoktur.

 

Kevser havuzu hakkında Rasulullah'ın açıklaması ayrıntısı ile şöyledir:

a) Bu havuz kıyamet günü Rasulullah'a verilecektir. Herkesin susadığı o zor şartlarda O'na bu havuz verilecektir. Rasulullah bu havuzdan ümmetine su verecektir. Oraya önce Rasulullah varacak ve havuzun arkasına gelecektir. Rasulullah buyurdu ki, "Ümmetim o havuz başında toplanacaktır." (Müslim, Kitabu's-Salat; Ebu Davud, Kitabu's-Sünne) "Ben o havuza sizden önce ulaşacağım." (Buharî, Kitabu'r-Rikak ve Kitabu'l-Fiten; Müslim, Kitabu'l-Fedail ve Kitabu't-Taharet; İbn Mace, Kitabu'l-Menasık, Kitabu'l-Zühd; Müsnedi Ahmed'de İbn Mesud, İbn Abbas ve Ebu Hureyre'den rivayet) "Ben sizden önce oraya varacağım ve sizin için şahitlik yapacağım. Allah'a yemin ederim ki o havuzu şimdiden görmekteyim." (Buharî, Kitabu'l Cenaiz, Kitabu'l-Megazî, Kitabu'r-Rikak) Rasulullah bir defasında Ensar'a şöyle buyurdu: "Benden sonra siz bencillik ve akrabayı kayırma ile karşı karşıya kalacaksınız. Siz, Kevser havuzu başında benimle buluşana kadar sabredin" (Buharî, Kitabu'l-Menakıbu'l-Ensar ve Kitabu'l-Megazî; Müslim, Kitabu'l-İmare; Tirmizî Kitabu'l-Fiten) "Ben kıyamet günü havuzun ortasında olacağım." (Müslim, Fedail) Ebu Berza Eslemi'ye sorulmuştur: "Siz havuz hakkında Rasulullah'tan bir şey duydunuz mu?" O da cevap vermiş ve "Bir değil iki değil, üç değil, dört değil, beş değil pek çok defa duydum. Onu yalanlayanlara Allah (c.c.) O'nun suyunu nasip etmesin" demiştir. (Ebu Davud, Kitabu's-Sünne) Ubeydullah b. Ziyad, havuz hakkındaki rivayetleri yalan kabul ediyordu. Hatta o, Ebu Berza Eslemî, Bera b. Azib ve Aziz b. Amr'ın bütün rivayetlerini yalanlamıştı. Sonunda Ebu Sebre, üzerinde Resulullah'ın, "Bilin, benim ve sizin buluşmanız havuz başında olacak" sözünün yazılı olduğu ve Abdullah b. Amr bin As'tan duyarak naklettiği bir yazı göstermiştir.

 

b) O havuzun genişliği hakkında çeşitli rivayetler vardır. Ama pek çok rivayete göre uzunluğu, Eyle'den (İsrail'in bugünkü Eylat limanı) Yemen'in San'a şehrine kadar veya Eyle'den Aden'e kadar, ya da Amman'dan Aden'e kadardır. Genişliği ise Eyle'den Huafa'ya (Cidde ve Rabiğ arasında bir yer) kadar olacaktır. (Buharî Kitabu'r-Rikak, Ebu Davut et-Tayalisî hadis no: 995; Müsned-i Ahmed, Hz. Ebubekir ve İbn Ömer'den rivayet, Müslim, Kitabu't-Taharet ve Kitabu'l-Fedail; Tirmizî, Ebvabu'l Suffetu'l Kıyame; İbn Mace, Kitabu'z-Zühd) Bundan da anlaşılıyor ki, kıyamet günü bugünkü Kızıldeniz'in Kevser

havuzuna çevrileceği sanılıyor. En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

 

c) Bu havuz hakkında Resulullah buyurdu ki, "Bunun içine bir cennet nehrinden su aktarılacaktır." (Bunu ileride anlatacağız.) Yani iki kanal aracılığıyla buraya cennetten su verilecektir. (Müslim, Kitabu'l Fedail) Diğer bir rivayette, "Cennetin Kevser nehrinden bir nehir, bu havuz tarafına akıtılacaktır" buyurulmuştur. (Müsned-i Ahmed, İbn Mesud'tan rivayet).

 

d) Rasulullah bunun keyfiyetini şöyle açıklamıştır: Bu havuzun suyu sütten (Bazı rivayetlere göre gümüşten, bazılarına göre de kardan) daha beyaz olacaktır. Buzdan daha fazla serin ve baldan daha tatlı olacaktır. Suyun altındaki toprağın kokusu misk kokusu olacaktır. Gökteki yıldızlar kadar ibrik orada hazır bulunacaktır. Bu havuzdan bir defa su içen hiçbir zaman susamayacaktır. Bundan mahrum kalan da hiç bir zaman susuzluğunu gideremeyecektir. Bütün bunlar lafzî farklılıklar ile pek çok hadiste nakledilmiştir. (Buharî, Kitabu'r-Rikak; Müslim, Kitabu't-Taharet ve Kitabu'l-Fedail; Müsned-i Ahmed, İbn Mesud'dan, İbn ömer b. As'tan rivayetler; Tirmizî, Ebvabu'l Suffetu'l Kıyame; İbn Mace, Kitabu'z Zühd; Ebu Davud, Tayalisî hadis no: 995 ve 2135).

 

e) Rasulullah kendi devrindeki Müslümanları tekrar tekrar uyararak kendisinden sonra sünnetini değiştirenlerin bu havuzdan uzaklaştırılacağını ve bu havuza gelmelerine izin verilmeyeceğini bildirmiştir. Rasulullah şöyle demiştir: "Ben diyeceğim ki bunlar benim ashabımdır. Bana şöyle cevap verilecek; sen bilmiyorsun onlar senden sonra neler yaptılar. Ondan sonra ben de onları defederek uzaklaşmalarını söyleyeceğim." Bu konu pek çok rivayet ile açıklanmıştır. (Buharî, Kitabu'r Rikak, Kitabu'l Fiten; Müslim, Kitabu't Taharet, Kitabu'l Fedail; Müsned-i Ahmed, İbni Mesud ve Ebu Hureyre'den rivayet; İbn Mace, Kitabu'l Menasık, İbn Mace'nin bu konuda naklettiği hadislerde çok açık ifadeler vardır. Rasulullah buyurdu ki, "Ben sizlerden önce havuz başında olacağım. Sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim. O zaman beni mahcup etmeyin. İyi bilin ki bazılarını kurtaracağım, bazıları ise benden uzaklaştırılacak. Ben, Ey Rabb'im bunlar benim ashabımdır, diyeceğim. Allah (c.c.) buyuracak ki, sen bilmezsin, onlar senden sonra ne gibi şeyler icad ettiler." (İbni Mace'nin bu rivayetini Rasulullah Arafat'ta hutbede söylemiştir.)

 

f) Rasulullah kendi döneminden sonra kıyamete kadar gelecek olan Müslümanları, onların aralarından da Rasulullah'ın yolundan sapanların bulunacağı ile uyarmıştır. Rasulullah, "sünnetimi değiştiren bu kişiler havuzdan uzaklaştırılacaklardır. Ben diyeceğim ki; Rabb'im

bunlar benim ümmetimdendirler. Bana şöyle cevap verilecek: Sen bilmezsin bunlar senden sonra neleri değiştirerek sapıttılar. Ondan sonra ben de onları kovarak havuza yaklaştırmayacağım." Bu konuda pek çok rivayet bulunmaktadır. (Buharî, Kitabu'l Musakat, Kitabu'r Rikak, Kitabu'l Fiten; Müslim, Kitabu't Taharet, Kitabu's Salât, Kitabu'l Fedail; İbn Mace, Kitabu'z Zühd; Müsned-i Ahmed, İbn Abbas'tan rivayet). Havuz hakkındaki rivayetler, elliden fazla sahabeden mervidir. Genellikle bundan kasıt Kevser havuzudur. İmam Buharî, Kitabu'r Rikak'ın son babına, "bâbun fi'l havz ve kahe Allahu inne a'teynâ ke'l kevser" başlığını koymuştur. Hz. Enes'in rivayetinde bir açıklama vardır. Rasulullah Kevser hakkında şöyle buyurmuştur: "O havuz, ümmetimin, etrafında toplanacağı havuzdur." Cennette Resulullah'a verilecek olan Kevser isimli nehirin zikri pek çok rivayette geçmiştir. Hz. Enes'ten, Miraç'ta Rasulullah'a cennetin gösterildiğine dair rivayetler nakledilmiştir. (Bazı rivayetlerde Rasulullah'ın kavli olarak belirtilmiştir.) O sırada Rasulullah, kenarında inci, elmas ve pırlanta taşlarından bir kubbe yapılmış bir nehir gördü.

 

Altındaki toprak ise misk kokuyordu. Rasulullah Cebrail'e veya kendisini gezdiren meleğe, "bu nedir?" diye sordu O da, "bu Kevser nehridir ve Allah (c.c.) sana hediye etmiştir" dedi. (Müsned-i Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Ebu Davud Tayalisî, İbn Cerir) Hz. Enes'ten rivayet edilmiştir ki, Rasulullah'a şöyle sorulmuştur veya bir şahıs sormuştur: "Kevser nedir?" Rasulullah, "Bu Allah'ın bana cennette verdiği bir nehirdir. Onun toprağı misktir. Suyu sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır" demiştir. Müslim, Ahmed, Tirmizî, İbn Cerir, Müsned-i Ahmed'deki başka bir rivayete göre Rasulullah Kevser'in özelliğini açıklayarak "içinde taş yerine inci olacaktır" buyurdu. İbn Ömer, Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu nakleder: "Kevser cennette bir nehirdir. Onun kenarı altındandır. Suyu, inci ve elmas üzerinden akmaktadır. (Yani taş yerine inci ve elmas vardır.) Onun toprağı miskten daha iyi kokacaktır. Suyu kardan daha beyaz olacaktır. Buzdan daha serin, baldan daha tatlıdır." (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Mace, İbn Ebi Hatim, Darimî, Ebu Davud Tayalisî, İbn Münzir, İbn Merduye, İbn Ebi Şeybe) Usame b. Zeyd'den rivayet edilmiştir ki, Rasulullah bir defasında Hz. Hamza'ya gitmişti. O evde yoktu. Hz. Hamza'nın hanımı Rasulullah'ı ağırladı. Konuşması sırasında kadın, "kocam bana, size cennette Kevser isminde bir nehir verildiğini söyledi" dedi. Rasulullah, "evet" dedi ve ekledi, "onun altında yakut, mercan ve inciler olacak." (İbn Cerir ve İbn Merduye bunun senedinin zayıf olduğunu, ama bu konudaki pek çok rivayetin bunu desteklediğini söylerler.)

 

Bu merfu rivayetler dışında, kevserden kastın nehir olduğuna dair Sahabe ve Tabiine ait pek çok kavil nakledilmiştir. Yukarıda zikredilen özellikler bu kavillerde de beyan edilmiştir. Meselâ, İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Malik, Hz. Aişe, Mücâhid ve Ebu Aliye'nin kavilleri, Müsned-i Ahmed, Buhari, Tirmizi, Neseî, İbn Merduye, İbn Cerir ve İbn Ebi Şeybe gibi hadisçilerin kitaplarında rivayet edilmiştir.

(MEVDUDİ)

 

Sûrenin bu ilk âyetinde Rasulullah efendimize lütfedilen Kevser’le alâkalı çok şey söylenmiştir. Kelime manası hayr-ı kesir demektir. Peygamberim, Biz sana sınırsız boyutta hayır ve bolluk verdik. Bu konuda müfessirler şunları saymışlar: Kevser, Rasulullah efendimizin kendi beyanına göre Rabbimizin kıyamette kendisine lütfedeceği Haşr meydanında bir Kevser havuzu, cennette bir ırmak veya cennette bir havuzdur. Bu konuda pek çok hadis var, ancak mahiyetini bilmediğimiz için aynen îman ediyoruz. “Ümmetim bu havuzdan içecekler, onun suyu sütten beyaz, kardan soğuk ve baldan daha tatlıdır. Ondan bir kere içen bir daha susuzluk hissetmez. Ama ümmetimden kimileri içmek için geldikleri bu havuzdan men edilip uzaklaştırılacaklar. Ben diyeceğim ki: “Ya Rabbi! O benim ümmetimdendi! Neden onun içmesine izin verilmiyor? Neden men ediliyor?” Bana denilecek ki: “Evet senin ümmetindendi, ama sen bilmiyorsun ki senden sonra senin yolunu onlar ne hale getirdiler?

 

Onlar senin sünnetini terk edip ne bidatlere daldılar? Sen bilmezsin onlar ne olmadık şeyler yaptılar? Senin yolunu nasıl bozdular? Sen bilmezsin ey peygamberim!” denilecek. Senden sonra senin getirdiğin yoldan ökçelerinin üzerinde nasıl döndüklerini, nasıl gerisingeriye dönerek mürted olduklarını, senin bıraktığın kitabı nerelerde kullanmaya kalkıştıklarını, senin kılık-kıyafet anlayışını kimlere nasıl peşkeş çektiklerini, senin hukukunu kimlere sattıklarını, senin alfabeni

nasıl çöpe attıklarını, senin dinini nasıl başka başka kalıplara döktüklerini, senden başkalarının sünnetlerini nasıl başlara taç yaptıklarını, senden başka efendilerinin kitaplarını nasıl senin sözlerinin önüne geçirip sahiplendiklerini sen bilmezsin ey peygamberim, denilecek diyor Allah’ın Resûlü.

 

Yoksa Allah korusun yarın biz de Muhammed ümmetiyiz diye, biz de

cennetliğiz diye, inşallah maşallah derken gittiğimiz âhirette biz de içelim, biz de ondan istifade edelim diye gittiğimiz havuzun başında kolumuzdan tutulup: Dur bakalım, hayrola bir durum mu var? Sen buna lâyık değilsin diye kırbaçlarla ondan uzaklaştırılma, ondan mahrum bırakılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardan mıyız? Bunu bugünden çok iyi düşünmek zorundayız. O halde peygamberin getirip bize sunduğu dini aynen muhafaza etmek zorundayız. Peygamberin sünnetini, peygamberin yolunu aynen muhafaza etmek zorundayız. Bunun için de önce onun getirdiklerinden haberdar olacağız. Kitabı ve sünneti tanıyacağız. Tanıyacağız ki onu aynen muhafaza etme imkânımız olsun. Kitabı ve sünneti tanımayan, dinle tanışmayan bir kimsenin onu muhafaza etmesi zaten mümkün değildir.

 

Allah’ın Resûlü diyor ki: “Onlar kırbaçlarla havuzumun başından uzaklaştırılırlarken benim içim gidecek ve ağlayarak diyeceğim ki, “aman ya Rabbi! Onlar benim ümmetimdendirler! Ne olur onları bana bağışla ya Rabbi!” Rabbim buyuracak ki, “evet ama onlar senden sonra senin yolunu ne hale getirdiler sen biliyor musun? Sen bilmiyorsun ki peygamberim onlar senden sonra maddî ve manevî imtiyazları, menfaatleri sebebiyle Allah’ın âyetlerini gizlediler. Allah’ın dinini az bir pahaya sattılar. Başkalarının âyetlerinin, başkalarının yasalarının hâkimiyeti adına Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını kamufle ettiler. Allah’ın âyetlerini insanların gündeminden düşürdüler. Allah’ın âyetlerini geçersiz hale getirdiler. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kitabını farklı yerlerde kullanmaya çalıştılar ve topluma böyle yansıttılar. Fonksiyonunu değiştirdiler kitabın. Ekmeğin, elmanın, suyun, kadının, erkeğin fonksiyonlarını hiç unutmayan bu insanlar, ne yazık ki kitabın fonksiyonunu unuttular.

 

Allah korusun işte bizim durumumuz. Sanki Allah’ın âyetleri Allah’a

kulluk için değil de başka gâyeler için gelmiş. Neredeyse Kur’an’ı bir parçacık namaz sûreleri, cenaze âyetleri, nişan, nikâh merasimlerinin âyetleri, para toplamayı gerektirecek dönemlerin âyetleri, bir evin veya bir dükkanın mübâreklenmesi için yeri gelince konuşulacak konunun âyetleri veya celî, divanî, nesî, sülüs ya da kûfî yazı modellerinin sergilenmesinde kullanılan âyetler haline getirmişiz. Maalesef medreselerde de bugün Kur’an, Arapça’nın alıştırma kitabıdır. Hani mensup mudur? Mazmum mudur? Müpteda mıdır? Haber midir? Fiil midir? Fail midir? Bunun alıştırma kitabıdır Kur’an.

Bizim gibi kimilerinin elinde de Kur’an Allah korusun boş vakitlerimizin, boşlukta geçen vakitlerimizin kamuflajında kullanılan bir kitaptır. Veya işte konuşmalarımızı biraz biraz âyet ve hadislerle süsleyince biraz dolgun gibi gözüküyoruz ve belki de böylece tatmin oluyoruz bununla. Adam balık satıyor aslında, ama maydanozla süslüyor onu. O süs maddesidir, değilse maydanoz filan sattığı yok adamın. Öyle değil mi? Adam İslâm’da aile diyor, İslâm’da takva diyor, İslâm’da kazanç diyor ve araya bir iki âyet, üç beş hadis sıkıştırıyor.

 

Böylece âyet anlatmıyor, hadis anlatmıyor, sattığı, pazarladığı başka şey de, âyetle hadisle de pazarladığını süslüyor Allah korusun. Evet, onlar kitabı bu hale getirdiler peygamberim. Onlar hayatlarını, hayat programlarını senin getirdiğin kitaba ve senin sünnetine sormadılar. Ya da kimisini Allah’a kimilerini de başkalarına sordular. Böylece hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını

karıştırdıkları için hakkı bâtılı birbirine karıştırarak bir hayat yaşadılar. Yani hayatlarının bir bölümünü Allah kaynaklı, öteki bölümünü de tâğutlar kaynaklı yaşayarak senden sonra bu insanlar şirke düştüler. Namazı Allah’tan ama mirası başkalarından aldıkları için hakkı bâtıla karıştırıverdiler. Orucu Allah’tan, ama hukuku başkalarından, haccı Allah’tan ama ekonomik yapıyı başkalarından, abdesti senden ama kılık-kıyafeti başkalarından aldıkları için hakla bâtılı çorba yapıp öylece şirkin içinde bir hayat yaşadılar. Senden sonra onların ne suçlar işlediğini sen bilmiyorsun ey peygamberim, diyecek Rabbimiz.

 

Onlar senin kendilerine bıraktığın dini oyun ve eğlence edindiler. Dinlerini oyun ve oyuncak tutup dünya hayatına verdikleri değeri dinlerine vermediler. Dünyayı, dünya hayatını dinlerine tercih edip, dünyayı hedef bilip, dünyayı kıble edinip bütün plan ve programlarını dünyayı kazanma adına yaptılar. Bu yüzden de dinleriyle ilgilenme, kitaplarıyla, seninle tanışma imkânı bulamadılar. Dünyayı alıp da âhireti unuturlar, dinlerini dünyalarına alet ettiler, dinlerini dünyalarına yamayıp, dünyayı kazanmak için dinlerini malzeme olarak kullandılar. Dünya onların gözünde çok büyük değer ifade ettiği için onlar dinlerini önemsemediler. Bunlar dinlerini oyun ve eğlence yerine koyuyorlardı. Öyle bir dinleri var ki bu adamların, kendilerine uyguladıkları dinleri farklı, başkalarına anlattıkları din farklıydı. Ya da böyle salonlarda, konferanslarda konuşulan ama bir türlü hayatlarında görülmeyen bir dinleri vardır onların. Tartışılan, fakat amel edilmeyen bir din. Konuşulan, ama hayata aktarılmayan bir din. Vicdanlarda hapsedilen, ama sosyal hayata egemen olmayan bir din. Kendilerinin Müslümanlığını ispat söz konusu olduğu zaman ağızlarına aldıkları, ama hukukları, mirasları, eğitimleri, siyasal ve ekonomik yapılanmaları, meslekleri, kazanmaları, harcamaları söz konusu olduğu zaman ağza alınmayan bir din. Camiye karışan, ama sosyal hayata karışmayan bir din. Dinlerini bu hale getiren, onu oyun ve eğlence haline getiren bu adamların senin havuzuna yaklaşmaları, ondan istifade etmeleri kesinlikle haramdır, sakın bunu benden isteme,

buyuracak Rabbimiz.

 

Unutmayalım ki dinlerini oyun ve eğlence yapan, yahut da dünya hayatı kendilerini aldatıp meşgul ettiği için, dinlerinin gerçek kaynaklarıyla tanışamadıkları için, Kur’an ve sünnetten habersiz kaldıkları için kendilerine oyun ve eğlenceyi din kabul etmiş insanlar asla o havuzun başına yaklaştırılmayacak ve Rasulullah’ın gittiği yere gidemeyeceklerdir. Allah için şu anda elimizde imkân varken bunu iyi bir düşünelim. İnsanlar eğer kendi indi mütalaalarını, hocadan hacıdan, anadan-babadan, radyodan, televizyondan duyduklarını, takvim yaprağından okuduklarını, toplumdan ve piyasadan devşirdiklerini kendilerine din kabul ediyorlar ve bununla amel etmeye çalışıyorlarsa, lehviyyatı ve lağviyyatı kendilerine din kabul etmişler demektir. Oyun ve eğlenceyi din kabul etmişler demektir ve Allah korusun bu din yarın bizi cennete götürmeyecektir. Yani oyun ve eğlenceyi kendilerine din kabul etmiş insanlardan yarın bu din kabul edilmeyecektir.

 

Öyleyse Allah için aklımızı başımıza alıp bir daha düşünelim. Şu anda bizim din diye inandığımız ve yaşadığımız şey gerçekten Kitap ve sünnete dayalı Allah dini mi? Yoksa bir yerlerden devşirme bir din mi? Çünkü unutmayalım ki din, kişinin hayat programının tümüdür. Din, kişinin kendisiyle, Rabbiyle ve insanlarla münâsebetlerinin tümünü düzenleyen kanunlar ve kurallar mecmuasıdır. Tüm bunları düzenlemek için neye ve kime müracaat ediyorsa kişi onun dininde demektir. Öyleyse kimin dininde olduğumuzu, kimin istediği biçimde hareket ettiğimizi, hayatımızı kimin yasaları istikâmetinde düzenlediğimizi iyi düşünelim. Sonunda kimin cennetine gideceğimize, kimin havuzundan içeceğimize iyi karar verelim.

 

Allah’tan başkalarının dinlerine tabi olanlar, Allah’ın diniyle ilgilenmeyenler ya da sadece boş zamanlarında dinle ilgilenenler Allah’ın cennetine giremeyecekler Rasulullah’ın havuzundan içemeyeceklerdir. Kevser, Rasulullah efendimize yarın Rabbimizin lütfedeceği bir havuzdur ve ondan sadece Allah’a, Allah’ın istediği biçimde inanmış ve Rasulullah’ın yolunu, Allah’ın dinini olduğu gibi anlayıp yaşamış insanlar içebileceklerdir Rabbim bizi mahrum etmesin inşallah. Yine Kevser’in, Rasulullah efendimize lütfedilen ve tüm diğer dinlere üstün kılınan İslâm dini olduğu da söylenmiştir. Kendisinden önceki kitapların tamamını nesih eden, kıyamete kadar geçerliliğini muhafaza edecek olan ve kıyamet sonrası da insanlığın kendisiyle yargılanacağı Kur’an olduğu da söylenmiştir. Asırlar boyu devam edecek olan, tüm insanlığa ışık tutacak Rasulullah efendimizin sünnetidir. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi, Rasulullah efendimize verilen hikmet olduğu da belirtilmiştir.

 

“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona çok hayır

verilmiştir. Ve bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara 269) Yine bir başka anlayışa göre Kevser, Rasulullah efendimize ve kıyamete kadar onun ümmetine verilen ilimdir. Yine Kevser, kıyamet günü Rasulullah

efendimize verilecek şefaat hakkıdır. Yine Ra-sulullah efendimize Rabbimizin lütfedeceği Makam-ı Mahmûd’dur. Rasulullah efendimizin metbularının, ümmetinin diğerlerine nazaran çokluğudur. Rasulullah efendimizin beyanıyla cennetin yarısından fazlasını dolduracak ümmetidir. Raf’uz zikirdir, yani Rasulullah efendimizin şanının, zikrinin, şerefinin yüceltilmesidir. Ümmetinin âlimlerinin çokluğudur. Rasulullah efendimizin dünyadayken düşmanlarına karşı galip getirilmesi, hayattayken dininin, dâvâsının hâkimiyetini görme nîmetidir. Kendisine karşı verilen fetihlerin çokluğudur. Onun ümmetinin, onun yolunun yolcularının kıyamete kadar tüm dünyaya hakim olacağının müjdesidir. Hâsılı dünya ve ukbada Rabbimiz tarafından kendisine ve ümmetine lütfedilen her türlü hayrın çokluğudur Kevser.

 

Öyleyse Cenab-ı Hak sonsuz inam, ikram ve izzet sahibidir. Peygamberine de, dolayısıyla onun şahsında onun yolunda gidenlere de hayr-ı kesir lütfedilecektir. Kevser lütfedilecektir. Dünya hesabıyla Allah adına, Allah’ın dininin ikâmesi adına, Allah’ın iradesinin hâkimiyeti adına çekilebilecek eziyet, sıkıntı, mahrumiyet, belâ ve musîbetler Rabbimizin bizi bekleyen bu lütufları yanında çok değersiz ve basit kalacaktır. Rasulullah efendimizin ve beraberindeki bir avuç Müslümanın Mekke’de yaşadıkları o işkence dönemlerinde gelen bu sûre onlara moral veriyor ve dayanma gücü veriyordu. Tabi bugün bize de aynı şeyleri söylüyor Rabbimiz. Eğer sıkıntılı dönemlerinde Müslümanlar bu sonsuz mükafatları düşünerek Allah’a kulluktan vazgeçmezler, Allah’ın dinine hizmetten vazgeçmezler ve işkencelere göğüs gererlerse bilinmelidir ki Müslümanca yaşanılan bir hayatın sonunda onları çok daha hayırlı neticeler beklemektedir. Sonsuz lütuflar, sayısız nîmetler ve zaferler onları beklemektedir. Tüm bize verilen bu nîmetlere karşı Rabbimizin bizden istediği nimetin şükrünü ifa adına namaz kılmak ve kurban kesmektir:

(A.KÜÇÜK)

 

BismillahirRahmanirRahıym

 

Râhmân Râhîm Allah adına. Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına. Her bildiri bir otorite adına okunur ve dinlenir, siz ey kullar bu ilahi bildiriyi Allah’tan gelen bir bildiri olarak dinleyin ve okuyun.

 

“İnnê â'tâynêke’l-Kevser” sana, ke, kitap zamiri. Sana, hatta belki yalnız sana birçok hayır vermedik mi. Daha doğrusu; Burada soru yok belki zımnen böyle de çevrilebilir. Sana birçok hayrı biz verdik. Çünkü buradaki vurgu bize. “İnne”nin ismi olarak gelmiş. Biz. Nefsi mütekellim meal ğayr zamiri. Burada biz verdik başkası değil vurgu ona ayette. Çok hayrı biz verdik.

 

Bu çok hayır ne? El-Kevser; camid isim. Camid isimler sadece müsemmalarına delalet eder demiştim. Nebiye tahsis edilen nimetlere delalet eder bu. Çünkü müsemması nebi. Nübüvvet Allah resulüne verilen 1 numaralı nimet. Kur’an Allah resulüne verilen 1 numaralı nimet.

 

Hz. Enes’ten havuz hadisi gelmiş. Genelde müfessirlerimiz Kevser’i de cennette bir havuz diye nakletmişler. Biraz önce Medeni mi Mekkî’mi bahsinde ifade ettiğimiz gibi aslında bu biraz da duygusal bir açıklama. Surenin indiği dönem itibarıyla ve kelimenin delaletleri itibarıyla çok hayır manası ortada duruyor.

 

1 el-Kevser, "çok hayır" mânasına gelen camid bir isimdir. Kural gereği camid isimler müsemmasından başkasına delalet etmezler. Şu halde bu kelimenin karşılığı İbn Abbas ve onu izleyenlerin de dediği gibi, Hz. Peygamber'e tahsis edilen nimetlerdir. Hz. Enes'ten gelen "havuz" hadisi kelimenin delaletiyle değil, yorumuyla alâkalı olarak anlaşılmalıdır. Kevser'i, "Hz. Peygamber'in nesli, sahabesi, ümmeti, ümmetinin alimleri, cennette bir ırmak, tevhid, İslâm, fazilet, "övülmüş makam", şeriatının sadeliği, Kur'an'ın kolay anlaşılması, ona has bir nûr" olarak yorumlayanlar da olmuştur. Tabatabâî yorumların 26'ya kadar çıktığını söyler (el-Mîzân). Allah Rasulü'ne verilen nimetlerin başında vahiy, nübüvvet ve hikmet gelir. Vahiy ve onun ayrılmaz bir parçası olan nübüvvet, bir başına "çok hayır"dır. Öte yandan, "kime isabetli hüküm verme yeteneği (hikmet) bahşetmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir" (94/Bakara: 269) âyeti hatırlanmalıdır. Gerisi, başta Duhâ, İnşirah ve Fetih olmak üzere bir çok sûrede sayılan ve leke ("senin için" veya "sana has") ifadesiyle tahsis edilen nimetlerdir. el-Kevser'de mübalağa vurgusu

mündemiçtir. Zımnen bu, Allah Rasulü'ne verilen vahyin ve risaletin etkisinin sadece onun ölümüne kadar değil, ölümünden sonra da artarak devam edeceği müjdesini içerir.

(M.İSLAMOĞLU)