KÂRİA SURESİ


Ayet Getir
101-KÂRİA 1. Ayet

الْقَارِعَةُ

El kâriatu.

Bayraktar Bayraklı

Kapı çalan!


Edip Yüksel

Şok.


Erhan Aktaş

Kariah.


Muhammed Esed

Ah! Apansız (gelen) bir bela!.


Mustafa İslamoğlu

Ah o korkunç patlama!


Süleyman Ateş

Çarpan olay!


Süleymaniye Vakfı

Gümbürdeyen…


Yaşar Nuri Öztürk

O Kaaria, o şiddetli ses çıkararak çarpan.


Ayetin Tefsiri

MEAL

1.) AH o korkunç patlama!

2.) (Bir bilsen ey muhatap) o ne dehşet bir patlama!

3.) Sahi, sen nereden bileceksin korkunç patlamanın ne olduğunu?1

4.) O gün insanlar, sereserpe yerlere saçılmış (kavruk) pervane sineklerini andıracak,-2  

5.) dağlar ise, dört bir yana dağılmış pamukları çağrıştıracak.3

(M.İ)

1.) Ansızın gelecek olan o felaket!

2.) O ne korkunç bir felakettir!

3.) Bilir misin, nedir o korkunç felaket?

4.) O felaket, dehşetli kıyamet gününün ta kendisidir! O gün gelip çatınca insanlar sağa sola uçuşan kelebekler gibi darmadağın olacak.

5.) Dağlar ise adeta hallaç pamuğuna dönüşecek.

(M.Ö)

1.) “Gürültü koparacak olan,

2.) Nedir o başa çarpıp gürültü koparacak olan?

3.) O gürültü koparacak olanın ne olduğunu sen bilir misin?

4.) O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler.

5.) Dağlar, atılmış renkli yüne benzeyecekler.

(A.K)

1-5.) Ey elçimiz Muhammed’in kıyamet ve âhiret uyarılarını alaya alan müşrikler! Şunu iyi bilin ki yaptıklarınızın cezasını çekeceğiniz kıyamet sizler için çok dehşetli olacaktır. Dağların hallaç pamuğuna döneceği o gün geldiğinde sizler de kelebekler gibi etrafa dağılmak isteyeceksiniz.

(H,E;M,C)

TEFSİR

“Kulakları patlatan o ses” diye çevirdiğimiz kâria kelimesi sözlükte “şiddetle vurmak, çarpmak” anlamına gelen kar‘ kökünden türemiş bir isim olup kıyameti ifade eder. Arapça’da büyük felâket ve belâya da kâria denir (bk. Ra‘d 13/31). Kıyamet dehşet verici halleriyle kalplere korku saldığı ve o günde suçlular cezaya çarptırıldığı için kıyamete kâria denmiştir. Bu âyetler, gerek üslûp gerekse anlam bakımından kıyamet olayının büyüklüğünü ve şiddetini ifade ettiği gibi kıyametin ne zaman meydana geleceğinin bilinemeyeceğini de göstermektedir. Kıyamet gününde insanların kabirlerinden kalkarak mahşer yerine gidişleri tasvir edilmektedir. İnsanlar o anda korku ve dehşet içerisinde dağınık bir halde bulunacaklarından yüce Allah onları sağa sola dağılmış kelebeklere benzetmiştir. Kabirlerinden kalkan insanlar büyük kalabalıklar oluşturacakları için de başka bir âyet-i kerîmede (Kamer 54/7) dağılıp savrulmuş çekirgelere benzetilmektedirler. O gün insanlar birbirlerini çiğnercesine hareket edip mahşerde toplanacaklardır (krş. Kehf 18/99). 5. Kıyamet gününde dağların yok olma safhalarından biri dile getirilmektedir. Başka âyetlerde anlatıldığına göre o gün dağlar parça parça olacak (Fecr 89/21), akıp giden kum yığını haline gelecek (Müzzemmil 73/14), atılmış renkli yüne dönüşecektir. Sonra da serap olacaktır (bk. Nebe’ 78/20). Bütün bu tasvirler, kıyamet gününde yerkürede meydana gelecek olan sarsıntının ne derece şiddetli olacağını gösterir. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür.

(DİYANET TEF.)

Yüce Allah, sanki bir top güllesi gibi tek bir sözcükle başlıyor. Yüklemi ve sıfatı olmayan, tek başına bir kelime ile "Karia" kelimesi ile başlıyor. Böylece O'nun hedefi, kelimenin uyandıracağı çağrışımla ve ses tonu ile korkunç ve gürültülü ilhamını kalplere bırakmasıdır. Ve arkasından dehşeti daha da artıran bir soru getiriyor. "Nedir o gürültü koparacak olan?" Bu daha da dehşet uyandıran ve akla bir yığın sorular getiren kapalı ve korkunç bir durumdur. Sonra yüce Allah bu işin sırrının bilinemeyeceğini ifade eden bir soru ile yönelttiği soruya cevap veriyor.

"O gürültü koparacak olanın ne olduğunu sen nereden bileceksin?"

Bu olay insanın havsalasının alamayacağı kadar büyük ve düşüncesinin kavrayamayacağı kadar derindir. Sonra o olayın gerçek yüzü değil, o gün neler olacağı cevaplandırılıyor. Çünkü olayın içyüzü daha önce de değindiğimiz gibi düşünce ve tahayyüle sığmaz. "O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar. Dağlar atılmış renkli yün gibi olurlar." İşte kıyametin ilk sahnesi bu... Kalplerin korkudan sağa sola uçuştuğu, eklemlerin tir tir titrediği sakine... Bunları işiten kimse, bu yeryüzünde sarıldığı her şeyin sanki çevresinden toz zerrecikleri gibi uçup kaybolduğunu hissediyor.

Sonra bütün insanlar için sonuç geliyor:

(S.KUTUB)

1. Burada "Elgariatü" kelimesi kullanılmıştır. Lafzî tercümesi "çarpan"dır. "Kâria"nın manası, bir şeyin başka bir şeye çarpmasından çıkan sert sestir. Lugat yönünden "kâria" kelimesi, "korkunç olay, büyük felaket"i izah etmek için kullanılır. "Kara'tu hamu'l karia" yani, "filan kabile veya kavmin başına şiddetli felaket gelmiş" örneğinde olduğu gibi. Kur'an-ı Kerim'de bir yerde bu kelime, bir kavme büyük bir musibet indiğini ifade etmek için kullanılmıştır: "Yaptıkları yüzünden inkar edenlerin başlarına ani bir bela gelecek." (Rad, 31) Bu suredeki "karia" ise, kıyamet olayı için kullanılmıştır. Hakka suresinde kıyamet yine "karia" ile ifade edilmiştir. (Hakka, 4) Burada kıyametin birinci safhasından, ceza ve mükafatın sonuna kadar ahiret hayatının bir bütün olarak zikredilmesi dikkat çekicidir.

2. Buraya kadar olan bölüm, kıyametin birinci merhalesini zikirdir. Yani dünya nizamının altüst olacağı o büyük olay vuku bulduğu zaman, insanlar, ışık geldiğinde pervanelerin her tarafa dağılması gibi korku içinde sağa sola koşacaklardır. Dağlar rengarenk yün gibi atılacaktır. Dağlar çeşitli renkte oldukları için "renkli yün"e benzetilmiştir.

(MEVDUDİ)

Kâria, Hâkka, Tâmme, Sâhhâ gibi kıyâmetin isimlerinden birisidir. Kıyâmeti anlatan, kıyâmetin dehşetini çağrıştıran bir kelimedir. Sûrenin böyle bir kelimeyle başlaması aslında çok garip bir başlangıç. İnsan sözüne benzemeyen bir başlangıç. Beşer sözüyle hiç ilgisi olmayan bir hitap tarzı. Bakın Rabbimiz Kâria dedi, sonra nedir bu Kâria? dedi, sonra da bu Kâria’nın ne demek olduğunu sen nereden bileceksin? Sen nereden anlayacaksın onun ne demek olduğunu? dedi. Biz insanlar böyle konuşmayız. Bizim konuşma stilimize benzemiyor Rabbimizin hitap tarzı. Rabbimiz soruyu peygamberine soruyor. Tabii bu soru cevap isteyen bir soru değil. Çünkü soruyu soran kim? Bilgi kendisinden olan Allah. Sorulan kim? Allah bilgisi olmadan hiçbir şey bilmesi mümkün olmayan bir insan. Öyleyse bu cevap bekleyen bir soru değildir. Allah vahyini dilediği gibi gönderendir. “La yüs’elü amma yef’al” olan yani yaptıkları konusunda hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan, dilediğini dilediği biçimde yapma yetkisine sahip olan Rabbimiz işte burada da söze böyle başlıyor. Aslında bizim söz dizimimize, söz dizaynımıza uymayan bir ifade. Meselâ soba. Nedir soba? Bildiniz mi sobanın ne olduğunu? Dedikten sonra: İşte kimileri soğukta donduktan sonra sobanın kıymetini anlarlar filân gibi bir cümle kurulmaz.

Öyleyse bu vahyin bir parçasıdır. Bunu insan sözü gibi anlamamalıyız. Allah böyle başlamıştır sözüne diyoruz ve iman ederek teslim oluyoruz. Sanki daha sûresinin başında Rabbimiz kendi sözüne, vahyine dikkat çekerek bize şunu öğütlüyor: “Kullarım! Dikkat edin, bu Kur’an Benim sözümdür! Sakın ha Benim sözlerimi kendi sözlerinize benzetmeyin! Sakın ha içinizden birisinin sözünü dinleyip te kulak ardı ettiğiniz veya çöpe attığınız gibi Benim sözlerimi de kulak ardı etmeye kalkmayın! Sakın dinleyip dinleyip de kenara almayın! Bunu Ben söylüyorum! Şu anda Ben konuşuyorum! Benim sözüm olarak dinleyin ve hayatınızı böylece düzenleyin!” diyerek, bizim dikkatlerimizi çekerek, intibaha dâvet ederek söze başlıyor Rabbimiz. Çünkü bundan sonra ortaya konacak konu yeryüzünde en büyük, en Azîm bir konudur. Yeryüzünde en büyük hakikat olan, en büyük olay olan, gerçekleşmesi kesin olan tek olaydır, tek gerçektir, tek bilgidir. Tüm insanları en çok ilgilendirmesi gereken bir olay. Herkesin her şeyi bırakıp durup düşünmesi gereken bir gerçek. Kıyâmet gerçeği, ölüm ötesi hayat ve hesap, kitap, cennet ve cehennem gerçeği. Yeryüzünde bundan daha büyük, bundan daha önemli bir olay olamaz. İşte önemine binaen insanları uyanıklılığa dâvet eden bir hitap tarzıyla Rabbimizin sözlerine başladığını anlıyoruz.

Kâria, şiddetle çarpan anlamına bir kelimedir. Bir cismin, bir kütlenin başka bir kütleye çarpması sonucunda çıkan dehşet verici sese Kâria denir. Veya Kâria en büyük olay, en büyük felâket anlamına gelir. Kapıları çalan, akılları zayi eden, kalpleri yerinden oynatıp yürekleri hoplatan felâket demektir. Korkunç dehşetiyle insanların kalplerini ve kulaklarını çarptığı için, insanların beyinlerinde patladığı için kıyâmete bu isim verilmiştir. Nedir Kâria? Kâria’nın ne olduğunu sana ne bildirdi? Kim bildirdi Kâria’yı sana? O müthiş hadise, o muazzam gerçek nedir sen bilir misin? Yani onun dehşetini, azametini sana ne anlatır? Hangi olay anlatır? Hangi örnek anlatır? Kim anlatabilir? Bunu sen kendi dirâyetinle anlayabilir misin? Kafanı çalıştırsan, aklını yoklasan, binlerce yıl düşünsen, binlerce insanı yardımına çağırsan, yerin dibine insen, gökyüzüne çıksan Kâria’nın ne demek olduğunu anlayabilir misin? Kimden bilgi alabileceksin? Kim anlatabilecek bunu sana?

Sen nasıl düşünürsen düşün, nasıl takdir edersen et senin takdirinden çok daha büyüktür bu olay. Ey peygamberim, sen bunu nereden bileceksin? Bunu sana Benden başka anlatabilecek birileri var mı? Dinle öyleyse onu sana Ben anlatayım demektir bunun mânâsı. Kur’an’da bu kalıbın bu anlama geldiğini biliyoruz. Tabii demin de ifade ettiğim gibi buradaki: Nedir o Kâria sen bilir misin? ifadesi soru değil, Kâria’nın dehşetini ortaya koymadır. O ne dehşetli ne korkunç bir Kâria’dır bir bilsen gibi bir tekittir. Bundan sonraki âyette de Kâria’nın gerçekleşmesinden sonra olup biteceklerden söz ederek şöyle buyuruyor Rabbimiz: O gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler. O gün insanların pervaneler gibi her bir yana dağıldıkları gündür. Kıyâmetin, kıyamın vuku bulduğu o gün insanlar mantar bitiyormuş gibi korku içinde kabirlerinden çıkarlar, onların durumları sanki oraya buraya dağılan kelebeklerin durumu gibidir. Korkudan, dehşetten, şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemedikleri için tıpkı uçuşan kelebekler gibi dalga dalga birbirlerine girerler. Ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilemeyen her biri farklı yönde uçuşan şaşkın kelebekler gibidir insanlar. Böyle bir ortamda insanların âcizliklerinin, küçülüşlerinin ve çaresizliklerinin ortaya konduğu bir teşbihte bulunuyor Rabbimiz. Hedefini bile tayin edemeyen, ne olduğunu, başına nelerin geleceğini bile bilemeyen küçücük hayvanlar gibidir o gün insanlar. Bir sonraki sûrede anlatılan mal-mülk çokluklarından, makam, mansıp, saltanat, evlâd u ıyal ağırlıklarından soyutlanmış, tüm dünyalıklarını kaybetmiş küçücük ve basit kelebekler gibi korkudan tir tir titremektedir. Ya da tıpkı ateşe uçuşan kelebekler gibidir insanlar o gün. Kamer sûresinde de yayılmış çekirgeler olarak anlatır Rabbimiz o gün insanları.

“Ey Muhammed! Öyleyse onlardan yüz çevir; çağıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün. Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkârcılar: “Bu, zorlu bir gündür” derler.” (Kamer 6-7-8) Ve o gün dağlar da yerlerinden sökülmüş, paramparça edilmiş renkli yünler gibi etrafa saçılmışlardır. Dağlar da tıpkı kelebekler gibi havada sağa sola uçuşan insanlar gibi parça parça olmuş, boşlukta uçuşmaya başlamıştır. Evet Kâria’nın dehşetiyle dağlar bile böyle paramparça olup sağa sola savrulurken, onun etkisiyle dağlar bile erirken insan ne yapacak? İnsanın hali nice olur? Diyor Rabbimiz. Dağlar atılmış yün, hallaç pamuğu gibi hem paramparça olacak, hem de kazıklığı bitmiş olacak. Hani Nebe’ sûresinde yeri tesbit etmek üzere, yeryüzünün dengesini sağlamak üzere dağları kazıklar olarak oraya çaktık diyordu ya Rabbimiz, işte o kazıklar sökülecek, dağların kazıklığı bitecek. Yani o gün düzen bitmiş, dünyanın düzeni bitmiş olacak. Yeni bir düzene, yeni bir konuma geçilecek o gün. İnsanların imtihanı için kurulmuş olan bu dünyada imtihanın bitip te artık imtihan sonuçlarının açıklanması dönemi her şey bitecektir.

Dağlar yürütülecek, yerinden oynatılacak. Veya kökünden sökülüp atılacak, dağıtılacak, parça parça, tıpkı rengarenk yün parçaları gibi sağa sola uçuşmaya başlayacak. Bir anlama göre heba olacak. Yani rüzgarın kaldırdığı toz toprak zerrecikleri gibi olacak. Veya bir üçüncü anlamıyla serap gibi olacak dağlar. Yeryüzünde yıkılmaz sanılan ve insanlar için sığınma mekânizması bilinen dağın dağlığı bitecektir. Buraya kadar Kâria’nın, kıyâmetin birinci safhasını anlattı Rabbimiz. Biz Rasûlullah efendimizin hadisinden biliyoruz ki kıyâmetin üç safhası vardır: Nefha-i Ûlâ, Nefha-i Sâika ve Nefha-i kıyam li Rabbil âlemin. Birinci nefhada, yani ilk surda her şey donup kalacak. İkinci surun üfürülmesiyle her şey ölecek, üçüncü surla da her şey, herkes dirilecektir. Kâria’nın birinci safhasında insanların ve dağların durumları anlatıldıktan sonra şimdi de diriliş ve sonrası anlatılacak. Mîzanlarının ağırlık ve hafifliğine göre, amellerinin iyilik ve kötülüğüne göre insanların mutlular ve mutsuzlar diye ikiye ayrılacağı anlatılacak. Bakın Rabbimiz şöyle buyurur(Bir sonraki ayet)

(A.KÜÇÜK)

“El kâri'a” Ahh..! o korkunç patlama, o dehşet patlama, o ödleri koparan patlama.

“Me’l kâri'a” O korkunç patlama nedir, kâri’a nedir sen ne bileceksin. Yani “Ve-mê edrâke me’l-kâri'a”nın kısaltılmışı aslında “Me’l kâri'a” yani bilemezsin ki, hiç kimse bilemez, tasavvur edemez, tahlil edemez çünkü yaşamadı. Ancak Allah bilir.

“Ve-mê edrâke me’l kâri'a” Evet, nedir o kâria? Sen nerden bileceksin onun ne olduğunu, sen nereden bileceksin kâri’a’nın ne olduğunu, onu bilemezsin.

Neden böyle bir üslûpla başladı suali sorulabilir. Bunun tek cevabı var aziz Kur’an dostları, cevabı şu; Muhatabında vicdanı aktif hale getirmek istiyor Allah’ımız. Yani Rahman ve Rahîm olan, sözün gücünü kullanıyor, gücün sözünü değil. O’ndan güçlü kim var ki? Ama O güç kullanmıyor, sözün gücünü kullanıyor. Biz insanlara saygısı var Allah’ın. Aklımıza saygısı var, irademize saygısı var, söze saygısı var Rabbimizin, onun için konuşuyor. Söz yerine taş yağdırırdı, söz yerine bela indirirdi, söz yerine gök kubbeyi tepemize indirirdi isteseydi. Ama yok üstümüze söz indiriyor, sözün gücüne inanmamızı istiyor. Çünkü sözün gücüne inanacak, sözü anlayacak bir yetenek bahşetti insana.

Allah insana verdiğini görmezlikten gelmiyor. Ama insan nedense Allah’ın kendisine bahşettiğini görmezlikten geliyor. İşte burada maksat sözün gücünü kullanmaktır. İnsan vicdanını harekete geçirmek, akıbet endişesi duysun istiyor insan bununla. Sorumluluk hissetsin istiyor kendini helak etmesin istiyor ve haddini bilsin istiyor haddini aşmasın, kendini kaybetmesin, kendini yitirmesin istiyor. Haddini aşan kendini kaybeder. Kendini kaybeden neyi kazanır ki, kendini kaybedenin nesi olur ki. Kendi yok, benim diyecek ama ben yok. Ben’i olmayınca benim diyemez ki insan. İşte Rabbimizin arzusu bu, isteği bu. Onun için sözün gücünü kullanarak insanın vicdanını aktif hale getirmek istiyor. O vicdanı aktif hale getirerek aslında ona ikram ediyor, merhametini gösteriyor.

1 Rahman ve Rahim Allah, sözün tüm gücünü kullanarak insanın vicdanını harekete geçirmeyi murad ediyor. Akıbet endişesi taşısın, sorumluluk ahlakıyla davransın, kendi elleriyle kendini helak etmesin istiyor. Rabbin sonsuz gücünü kavrasın da, haddini aşmasın istiyor.

“Yevme yekûnû’n-Nêsû ke’l-ferâşil mebsûs” o gün insanlar sergen gibi yerlere saçılmış kavruk pervane sineklerini andıracaklar. İnsanın güçsüzlüğüne bir atıf var burada. Kıyametin, son saatin dehşetine bir atıf var burada. Allah’a başkaldıran insanın aslında gerçekte güçsüz olduğuna bir atıf var. Pervaneler gibi diyor pervane sinekleri gibi, sergen gibi kavrulmuş bir biçimde yerlere serilecekler. “Yevme yekûnû’n-Nês” o gün insanlık öyle olacak. Yani ey insan zımnen söylediği bu ayetin. Ey insan kozmik darbe karşısında bu kadar güçsüzsün, peki Allah’a karşı neden küstahlaşırsın. Sen yeryüzü karşısında güçsüzsün, rüzgar eser hasta olursun, deprem olur ölürsün, gök gürler korkarsın, şimşek çakar korkarsın, sen en doğal hadiseler karşısında dahi güçsüzsün ey insan. Gök kubbeyi başına indirse ne olur, ya göklere söz geçiren Allah’ın sana sözünü geçiremeyeceğini mi sanıyorsun. Allah seni muhatap aldı, sana konuştu, sana teklifte bulunduysa güç yetiremediği için değil seni değerli bulduğu için, sana değer yüklediği için. Allah’ın değer yüklediği sana sen kendine neden değer yüklemiyorsun ey insan. İşte bize zımnen sordurmak istediği sorular bu ayetlerin.

[Ek bilgi; Müslim’in Sahih’inde Cabir’den gelen bir rivayet: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Benim durumum ile sizin durumunuz, bir ateş yakıp da çekirgelerin, kelebeklerin (feraş) gelip içine düştüğü, kendisi de onları düşmesin diye Önlemeye çalıştığı bir kimsenin durumuna benzer. Ben sizlerin ateşe düşmemeniz için bellerinizden yakalayıp (çekmeye ve ateşe) düşmenizi önlemeye çalışıyorum, siz ise benim elimden kurtulup kaçıyorsunuz.” (Müslim, IV, 1790; Müsned, III, 361, 392; Taya I im, Müsned, I, 246.)]

2 Zımnen: Ey insan! Kozmik darbe karşısında bu kadar güçsüzsün! Peki, kozmosun sahibi Allah'a karşı diklenmen akıl karı mı?

“Ve tekûnû’l-cibêlû ke’l-îhnil menfûş” o gün yine son saatte dağlar dört bir yana dağılmış pamuk balyaları gibi serpiştirilecek. Yani atılacak pamuk gibi atılacak.

“Ke’l-îhn”; Kessûf diye çevrilmiş. Aslında girişte de söylediğim gibi bu kıyasi. Yumuşak, hafif manasına geliyor. Yün karşılığı olmaya da bilir. Bu günün insanı için pamuk diye çevirmek bana daha doğru görünüyor.

[Ek bilgi; Allah Teâlâ, dağlardaki bu hal değişikliğini, şöyle birkaç açıdan ele almıştır:

1) Dağların, paramparça olmaları. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Derken dağlar un ufak edilir..."(Hakka,4) buyurmuştur.

2) Dağların, akan kum tepeleri haline gelmesi... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sen dağları görür de, onları durur zannedersin. Halbuki onlar, bulutların yürümesi gibi yürürler." (Neml, 88) buyurmuştur.

3) Daha sonra da, atılmış renkli yünler haline gelenlerdir. O halde bu demektir ki dağlar, evin penceresinden içeri giren ve elin kendisine temas edemediği zerreler gibi parçalanacaktır.

4) Daha sonra da, dördüncü olarak, onlar bir serap, hayal haline geleceklerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Dağlar yürütülür de, derken bir serap haline gelirler" (Nebe, 20) buyurmuştur. (F.Razi-Tefsiri Kebir)]

3 'Ihn, "yumuşak, hafif" anlamına. "Yün" denmesi kıyasi olduğu için, "pamuk" ile karşılamakta sakınca görmedik [Mekâyîs).

(M.İSLAMOĞLU)