KALEM SURESİ


Ayet Getir
68-KALEM 4. Ayet

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

Ve inneke le alâ hulukın azîm(azîmin).

Bayraktar Bayraklı

Sen kesinlikle evrensel bir ahlâk üzeresin.


Edip Yüksel

Kuşkusuz sen üstün ahlaki standartlar üzeresin.


Erhan Aktaş

Sen, kesinlikle çok büyük bir ahlak1 üzerindesin. 1- Dürüst, güvenilir bir kimsesin ve dosdoğru bir inanç üzerindesin.


Muhammed Esed

çünkü sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin;


Mustafa İslamoğlu

çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin;


Süleyman Ateş

Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.


Süleymaniye Vakfı

Çünkü sen üstün bir dine[*] bağlısın. [*] الخُلُق= huluk ve hulk; din, tabiat ve huy anlamlarına gelir.(Lisan’ul-arab) Aişe validemizin bir soru üzerine “O’nun huluku Kur'ân’dı” (A. b. Hanbel, Müsned) demesi bundandır. Allah Teâlâ dinini şöyle tanımlamıştır: “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur (= لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ). İşte doğru din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)


Yaşar Nuri Öztürk

Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlak üzerindesin.


Ayetin Tefsiri

MEAL
4.) çünkü sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin;6
(M.İ)
4.) Hiç şüphe yok ki sen üstün bir karakter, yüce bir ahlak sahibisin.
(M.Ö)
4.) “Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir.”
(A.K)
1-4.) Nûn! Ey Muhammed! Mekkeli müşriklerin senin peygamberliğine inanmadıklarını ve seni kendilerine güya cinler aracılığı ile bazı ilâhî bilgiler geldiğini iddia eden kâhin ve şairler gibi gördüklerini biliyoruz. Onların bu tavırlarından dolayı sakın yılma! Zira sen onların iddia ettiği gibi mecnun değil, ilâhî vahye mazhar olmuş yüce bir peygambersin ve dosdoğru tevhidi tebliğ etmektesin.
(H,E;M,C)

TEFSİR

Seçkin peygamber hakkındaki bu eşsiz övgü varlıklar aleminin dört bir yanında yankılanıyor; yüceler aleminden gelen bu övgü varlıklar aleminin temel planına yerleştiriyor.
Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar aleminin Rabbinin söylediği bu sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah'ın şahitliğidir. Allah'ın terazisinde bir kula verilen değerdir. Hakkında "Sen yüce bir ahlâka sahipsin" denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlakın Allah katında ifade ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir, açıktır. Yüce Allah'ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar aleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah'ın dilediği bir zamana kadar yüceler aleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.
Bu söz bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O'nun yüceliğini, sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.
Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması, buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir iradeyle ve dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile başlı başına O'nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.
Siyer kitaplarında O'nun ahlâkının yüceliği anlatılmış, bu hususta birçok arkadaşın sözleri aktarılmıştır. Bununla beraber onun hayatının ortaya koyduğu realite, onunla ilgili olarak aktarılan tüm rivayetlerden daha etkili bir tanıktır. Fakat bu söz ifade ettiği anlam bakımından öbürlerinden daha yüce, daha etkileyicidir. Ulu ve büyük Allah'tan kaynaklanması bakımından yücedir. Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- bu sözü söyleyen ulu ve büyük Rabbinin kim olduğunu bildiği halde algılayabilmesi, buna rağmen derin bir güvenle, sağlam bir ifadeyle ayakta kalabilmesi, yüce Allah'tan böyle bir söz dinlemiş olmasına rağmen Allah'ın kullarına karşı büyüklük kompleksine kapılmaması, kibirlenmemesi, üstünlük taslamaması bakımından da bu söz son derece önemlidir.
Hiç kuşkusuz yüce Allah Peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bütün evrensel büyüklüğü ile bu son peygamberlik misyonunu (bu yüce kişiliği ile) Hz. Muhammed'den başkası taşıyamazdı. Ondan başkası bu olağanüstü misyonun üstesinden gelemezdi. O'na denk olamazdı, onun canlı bir tablosu olamazdı.
Güzelliğin, kusursuzluğun, büyüklüğün, evrenselliğin, doğruluk ve gerçekliğin doruklarında olan bir misyonu, ancak yüce Allah'ın bu övgüsüne muhatap olan biri taşıyabilirdi. Ancak O'nun kişiliği, sağlam bir iradeyle, dengeli bir psikolojik durumla ve sarsılmaz bir güvenle bu övgüyü karşılayabilirdi. Onun sahip olduğu bu özgüven duygusu, peygamberlik misyonunu ve bu yüce övgünün ifade ettiği gerçeği kapsayan büyük kalbinden kaynaklanıyordu. Öte yandan bu kalp -aynı zamanda- bazı davranışlarından dolayı Rabbinin kendisine yönelttiği azarlamalara, kınamalara da muhatap oluyordu. Ama aynı irade sağlamlığını, aynı dengeli psikolojik durumunu ve Aynı sarsılmaz özgüvenini koruyordu. Kendisine yönelik özgüyü açıkça duyurduğu gibi Rabbinden işittiği azarları da açıkça duyuruyordu. İkisini de kesinlikle gizlemezdi. O, her iki durumda da insanlık tarihinin tanık olduğu o saygın peygamberdi. O itaatkâr kuldu. O güvenilir tebliğciydi.
Bu ruhun gerçekliği, taşıdığı peygamberlik misyonunun gerçekliğinden kaynaklanıyordu. Bu ruhun büyüklüğü, omuzladığı peygamberlik görevinin büyüklüğünden ileri geliyordu. Tıpkı İslam gerçeği gibi Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- gerçeği de insanlara sahip bulundukları herhangi bir büyütecin boyutlarını aşacak büyüklüktedir. Birbiriyle bütünleşmiş bu iki büyük gerçeği gözlemleyen birinin yapabileceği şey sadece bu gerçeği görmektir, ama onu bütün yönleriyle açıklayıp, gözler önüne sermesi mümkün değildir. Sadece bu gerçeğin evren içindeki yörüngesine uzaktan işaret edebilir, ama kesinlikle bu yörüngeyi her yönüyle kavrayamaz!
Bir kez daha kendimi Peygamber Efendimizin sağlam bir iradeyle, dengeli bir psikolojik durumla ve derin bir özgüvenle sarsılmadan Rabbinden gelen bu övgüyü karşılamasının ifade ettiği büyük anlamın karşısında durup hayretler içinde düşünmek zorunda hissediyorum. Peygamber Efendimiz bazen arkadaşlarından birini övdüğü olurdu. Bunun üzerine onun yüce övgüsüne muhatap olan arkadaşı kendilerinden geçercesine sarsılır, bütün arkadaşları titrerlerdi. Oysa o, bir insandı. Arkadaşı da O'nun bir insan olduğunu biliyordu. Arkadaşları onun bir insan olduğunun bilincindeydi. Evet O, bir peygamberdi ama, sınırları belirlenmiş bir dairede; sınırlı insanlık dairesinde hareket eden bir peygamberdi. Ama O'nun yüce Allah'tan gelen böyle bir övgüye muhatap olması... Üstelik O, Allah'ın kim olduğunu da biliyor... Özellikle O, Allah'ın kim olduğunu herkesten çok iyi biliyor... Çünkü O, başkasının bilmesine imkan olmayan şeyleri Allah'tan öğreniyordu... Buna rağmen O'nun bu övgünün ağırlığına katlanabilmesi, sağlam bir iradeyle ayakta durabilmesi, bu övgüyü karşılaması ve normal hayatına devam etmesi her türlü düşüncenin, her türlü değerlendirmenin üstünde bir olgudur.
Sadece Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- bu yüce ufka yükselebildi... Yalnızca Hz. Muhammed insanın içine üflenmiş Allah'ın ruhu ile aynı cinsten olan insani kusursuzluk zirvesine ulaşabildi. Sadece Hz. Muhammed tüm insanlığa hitap eden, bütün dünyaya yönelik bu evrensel peygamberlik misyonunun hakkından gelebilirdi, yeryüzünde dolaşan bir insan kılığında onun canlı bir temsilcisi olurdu. Kuşkusuz yüce Allah, sadece Hz. Muhammed'in bu makama layık olduğunu biliyordu. Çünkü yüce Allah, peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Ve O bu surede peygamberinin yüce bir ahlaka sahip olduğunu duyurmuştur. Bir başka surede de, O'nun şanının yüce, zatının ve sıfatlarının ulu olduğunu, hem kendisinin hem de meleklerin ona esenlik dilediğini duyurmuştur: `Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler."(Ahzab suresi 56) Sadece yüce Allah kullarından birine bu büyük lütfu bahşedebilir...
Bir yandan da bu mesaj ahlâk unsurunun Allah'ın terazisinde son derece önemli bir övgüye değer olduğunu, İslam'da tıpkı Hz. Muhammed gerçeği gibi köklü olduğunu vurguluyor.
Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlak unsuruna dayanır. Bu inanç sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliliğe, doğruluğa, adalete, merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına, her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
Allah'ın seçkin peygamberi şöyle buyuruyor: "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim: ' Böylece peygamberlik görevini bu soylu hedefle özetliyor. Güzel ahlâka teşvik edici birçok hadisi dilden dile dolaşmaktadır. O'nun kişisel hayatı da yüce Allah'ın ölümsüz kitabında "Sen yüce bir ahlâka sahipsin." övgüsünü hakkedecek canlı bir örnek, tertemiz bir sayfa ve yüce bir tablo olarak gözler önünde duruyor. Yüce Allah bu sözle peygamberini övdüğü gibi, seçkin peygamberinin getirdiği hayat sistemindeki ahlâk unsurunu da övüyor. Bununla yeri göğe bağlıyor. Kendisini arayan, arzulayan gönülleri bu unsura yöneltiyor. Sevdiği ve hoşnut olduğu yüce ahlâkın ne olduğunu gösteriyor.
Hiç kuşkusuz bu, İslam ahlâkına özgü eşsiz bir anlayıştır. Bu ahlâk toplumdan, çevreden doğmamıştır. Kesinlikle yeryüzü değerlerinden kaynaklanmamıştır. İslam ahlâkı herhangi bir geleneksel anlayışa veya çıkara yahut herhangi bir kuşakta geçerli olan insanlar arası ilişkilere dayanmaz, onlardan kaynaklanmaz. İslam ahlâkı gökten kaynaklanır, göğe dayanır. İnsanlar yüce ufuklara yönelsinler diye gökten yere yöneltilen çağrıdan kaynaklanır. İnsanlar güçleri oranında gerçekleştirsinler, istenen yüce insanlığı yaşasınlar, yüce Allah'ın kendilerine biçtiği değere ve yeryüzü halifeliğine layık olsunlar ve "Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında"(Kalem suresi 55) ahiretteki üstün hayatı haketsinler diye vurgulanan Allah'ın sınırsız, sonsuz sıfatlarına dayanır. Bu yüzden İslam ahlâkı yeryüzünde geçerli olan herhangi bir anlayışla sınırlı değildir, hiçbir bağla kayıtlı değildir. İslam ahlâkı sınırsızdır, insanı ulaşabildiği en yüksek zirveye çıkarır. İnsanı yüce Allah'ın her türlü bağdan, her türlü sınırlandırmadan uzak sıfatlarını gerçekleştirmeye, yaşamaya yöneltir.
Öte yandan İslam ahlâkı sadece, doğruluk, güvenirlilik, adalet, merhamet ve iyilik gibi bireysel üstün niteliklerden ibaret değildir. İslam ahlâkı kusursuz ve insanın her türlü ihtiyacına cevap veren yeterli bir hayat sistemidir. Bu sistemde ruhsal arınmaya yönelik terbiye ile yasal düzenlemeler dayanışmalı olarak işlerler. Tüm hayat düşüncesi, hayata ilişkin tüm amaçlar buna dayanır ve en sonunda yüce Allah'a bağlanır, dünya hayatında geçerli olan herhangi bir anlayışa değil.
İşte bu İslam ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz. Muhammed'in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah'ın şu yüce övgüsünde ifadesini bulmuştu:
"Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin."Bu cümlede iki anlam vardır. Birincisi; insanları hidayete götürebilmek için katlandığı bütün bu eziyetler yüksek bir ahlâk üzere olduğundandır. Aksi takirde, zayıf ahlaklı olan bir insan bunlara tahammül edemez. İkincisi; Kur'an'ın yanında sırf senin bu yüksek ve temiz ahlakın, kafirlerin sana delilik ithamlarında bulunmalarına karşı açık bir delilidir. Onların bu ithamları tamamen mesnetsiz bir yalandır, çünkü yüksek ahlak ve delilik bir arada bulunamaz. Deli, aklî dengesini kaybetmiş kimsedir. Öte yandan, bir kimsede bulunan yüksek ahlak, o kişinin sağlam bir akıl ve fıtrata sahip olduğunun ve zihni dengesinin gayet yerinde olduğunun delilidir. Rasulüllah'ın ahlaki meziyetlerinin Mekkeliler tarafından çok iyi bilindiği malum. Aslında buna işaret etmek yeter.
Mekke'de bulunan her akıl sahibi insan Peygamber (s.a) gibi yüksek ahlak sahibi bir kimseye mecnun demenin ne kadar hayasızlık olduğunu düşünmek zorunda kalacaktır. Bu beyhude ithamlar en sonunda Peygamber'e (s.a) değil bilakis kendilerine zarar verecektir. Muhalefetlerinin şiddetinden muhakemelerini kaybederek Hz. Muhammed (s.a) gibi bir insanı öyle şeyle itham ediyorlardı ki bunu hiç bir akıl sahibi düşünemezdi bile. Enterasandır, bu gün de kendini araştırmacı ve ilim adamı sanan bazı kimseler Peygamber (s.a) için saralı ve cinli ithamında bulunmaktalar. Kur'an-ı Kerim dünyada her yerde kolayca elde edilebilir. Öte yandan Rasulüllah'ın sireti, hayatı da en ince ayrıntısına kadar yazılı olarak her yerde mevcuttur. Herkes inceleyebilir. Kur'an gibi emsali olmayan bir kitabı getiren ve yüksek ahlaka sahip olan Hz. Muhammed'i akıl hastalığı ile itham eden kişi ancak O'na muhalefetinin şiddetinden yapar bunu. Aklını ve muhakeme gücünü kaybetmiş bir insan O'na karşı bu tür iddialarda bulunabilir.
Allah Rasulü'nün ahlakını en güzel şekilde Hz. Aişe'nin şu sözü tarif etmektedir. "Onun ahlakı Kur'an idi" Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Nesei, İbn Mace, Darimî ve İbn Cerir lafzen çok az farklılıklarla bunu rivayet etmekteler. Bunun anlamı şudur: Rasulullah (s.a) yalnızca Kur'anî talimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, o talimatları kendi zatında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Eğer Kur'an bir şeyin yapılması için emir vermişse onu ilk önce kendi nefsinde uygulamış ve eğer bir şeyden menetmişse gene en fazla kendisi o şeyden sakınmıştır. Kur'an'ın fazilet olarak saydığı sıfatlarla muttasıf, kötü saydığı sıfatlardan da kendini uzak tutan idi. Başka bir rivayette gene, Hz. Aişe şöyle anlatıyor:
"O hiçbir zaman kendi hizmetinde bulunan birisini dövmemiş, hiçbir zaman bir kadına el kaldırmamıştır. Allah için cihaddan başka hiçbir yerde hiçbir zaman kimseye eliyle dahi vurmamıştır. Kendisi için kimseden intikam almamıştır. Fakat eğer bir kimse Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşmışsa o zaman sadece Allah'ın rızası için ondan intikam almıştır. İki yoldan kolay olanı seçmek onun sünnetiydi. Ne var ki, kolay olan günah ise müstesna, o zaman ondan en uzak kalan O olurdu." (Müsned-i Ahmed) Hz. Enes (r.a) diyor ki: "Ben Allah Rasulü'nün on sene kadar hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman öf dememiş, hiçbir zaman bana bunu niye yaptın, bunu niye yapmadın dememiştir." (Buhari ve Müslim).
(MEVDUDİ)

“Peygamberim, muhakkak ki sen bir huluk-i azîm üzeresin. Allah’ın istediği yaşaman, vahiyle birlikte hareket etmen ve insanların ıslahı adına onlardan gelecek tüm eziyetlere, tüm yalanlamalara, tüm alaylara katlanıp göğüs germen senin çok yüksek bir ahlâk sahibi olduğundandır. Çünkü zayıflar asla buna tahammül edemezler.” Rasulullah Efendimize Rabbimizin izafe ettiği bu “Huluk-i Azîm” konusunda farlı şeyler söylenmiştir. Hz Ayşe annemizin ifade buyurduğu üzere “Rasulullah Efendimizin ahlâkı Kur’an’dı.” Öyleyse bu Huluk-i Azîmin mânâsı Kur’andır. Çünkü Allah’ın Resûlü, onu sadece insanlara tebliğ etmekle, sadece insanlara ulaştırmakla kalmamış, aynı zamanda onu bizzat kendisi yaşamıştır.
İbni Abbas efendimiz de bu huluk-i azîm konusunda “din” ifadesini kullanmaktadır. “Rasûlullah’ın ahlâkı diniydi, dinin ortaya koyduğu ahlâktı” der. Çünkü Rasûlullah’ı anlamak dini, Kur’an’ı anlamaktır; Kur’an’ı, dini anlamak da Rasûlullah’ı anlamaktır. Rasulullah anlaşılmadan dinin de, Kur’an’ın da anlaşılması mümkün olmadığı gibi, din ve Kur’an anlaşılmadan da Rasûlullah’ın anlaşılması mümkün değildir. İşte bu Allah’ın nimetleriyle, Allah’ın vahyiyle beraber olmanın, vahiyle hareket etmenin tezahürü sadece ahirette değil, aynı zamanda bu dünyada da görülecektir. Yani ben vahyi tanıyorum, ben vahiyle beraberim, benim hareket noktam vahiydir diyenlerin hayatlarına, ahlâklarına bakacağız. Eğer gerçekten Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmışlarsa, Kur’an ahlâkının eseri varsa üzerlerinde, “evet bu adam vahyi tanıyor, bu adam vahiyle hareket ediyor” diyeceğiz. Değilse yalancıdan başkası değildir o. Kimileri de bu huluk-i azîme “kerîm, selim bir tabiat” demişlerdir. Veya azîm, önünde saygıyla eğilinen demektir. Herkesin önünde saygıyla eğildiği varlık demektir. Yani sev-sevme, kabul et-etme, iman et-inkar et fark etmez ama o konu edildi mi, o gündeme geldi mi, onun karşısında oldu mu kişi, kesinlikle saygı duymak zorunda, onun hakkını teslim etmek zorundaysa işte buna azamet diyoruz. Azîm, Allah’tır. Önünde herkesin saygıyla eğildiği varlık Allah’tır.
Ama Rabbimizin izâfesiyle işte peygamberimizin de böyle yüce bir ahlâkı vardı ki, herkes, dost düşman onu kabul etmek zorundaydı. Onun içindir ki, bidayette emin demişlerdi Rasulullah Efendimize. Peki acaba Rasûlullah’ın bu durumu doğuştan mıydı? Yani bu ahlâk doğuşta mı geliyordu? Evet. Ama sadece yaratılıştan gelmekle sürdürülen bir özellik değildi bu. Allah vergisi bir potansiyel güçtü ve Rasulullah Efendimiz de bunu Allah’ın istediği biçimde geliştirmiş, şekillendirmişti ki, buna da Kur’an’ın edebi diyoruz. Kur’an edebi olarak sürdürülen bu ahlâka da İslam diyoruz.
Evet, ey peygamberim! Hiç kuşkusuz sen, üstün bir hayat tarzına, yüksek bir terbiye ve çok yüce bir ahlaka sahipsin. Allah sende bütün faziletleri ve olgunlukları toplamıştır... İlim, hilim, haya, ibadet, cömertlik, sabır, şükür, alçak gönüllük, zühd, merhamet, şefkat, iyi geçinme, edepli olma vb. güzel huy ve hoşa giden davranışlar senin güzel ahlakındandır. Şüphesiz sen Kur’an’ı en iyi yaşayan örnek bir şahsiyetsin. Senin ahlakın Kur’an’ın ta kendisidir. Her müslüman senin ahlâkınla ahlâklanmalıdır. Ahlak kelimesi hakkında alimlerinizin görüşlerini de söyleyelim inşallah:
1) Abdullah b. Abbas, Mücahid, suddi, Dahhak, İbn-i Zeyd, Rebi’ b. Enes ve Ebu Malik’e göre ahlâk “din” anlamındadır. Buna göre; “ey peygamberim, sen çok yüce bir din üzeresin” demek olacaktır mânâ. 2) Atıyye’ye göre “edep” anlamındadır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/38; Muvatta, Hüsnü’l-Hulk: 8) Bu cümlede iki anlam vardır. Birincisi; insanları hidayete götürebilmek için katlandığı bütün bu eziyetler yüksek bir ahlâk üzere olduğundandır. Aksi takdirde, zayıf ahlaklı olan bir insan bunlara tahammül edemez. İkincisi; Kur'an'ın yanında sırf senin bu yüksek ve temiz ahlakın, kafirlerin sana delilik ithamlarında bulunmalarına karşı açık bir delilidir. Onların bu ithamları tamamen mesnetsiz bir yalandır, çünkü yüksek ahlak ve delilik bir arada bulunamaz. Deli, aklî dengesini kaybetmiş kimsedir. Öte yandan, bir kimsede bulunan yüksek ahlak, o kişinin sağlam bir akıl ve fıtrata sahip olduğunun ve zihni dengesinin gayet yerinde olduğunun delilidir.
Rasûlullah’ın ahlaki meziyetlerinin Mekkeliler tarafından çok iyi bilindiği malum. Aslında buna işaret etmek yeter. Mekke'de bulunan her akıl sahibi insan Rasulullah (s.a) gibi yüksek ahlak sahibi bir kimseye mecnun demenin ne kadar hayasızlık olduğunu düşünmek zorunda kalacaktır. Bu beyhude ithamlar en sonunda Rasulullah’a (s.a) değil bilakis kendilerine zarar verecektir. Muhalefetlerinin şiddetinden muhakemelerini kaybederek Rasulullah (s.a) gibi bir insanı öyle şeyle itham ediyorlardı ki bunu hiç bir akıl sahibi düşünemezdi bile. Allah Resulü’nün ahlakını en güzel şekilde Hz. Aişe'nin şu sözü tarif etmektedir. "Onun ahlakı Kur'an idi" ( Müslim, Müsafirin: 139)
Bunun anlamı şudur: Rasulullah (s.a) yalnızca Kur'anî talimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, o talimatları kendi zatında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Eğer Kur'an bir şeyin yapılması için emir vermişse onu ilk önce kendi nefsinde uygulamış ve eğer bir şeyden menetmişse gene en fazla kendisi o şeyden sakınmıştır. Kur'an'ın fa-zilet olarak saydığı sıfatlarla muttasıf, kötü saydığı sıfatlardan da kendini uzak tutan idi. Başka bir rivayette gene, Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "O hiçbir zaman kendi hizmetinde bulunan birisini dövmemiş, hiçbir zaman bir kadına el kaldırmamıştır. Allah için cihaddan başka hiçbir yerde hiçbir zaman kimseye eliyle dahi vurmamıştır. Kendisi için kimseden intikam almamıştır. Fakat eğer bir kimse Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşmışsa o zaman sadece Allah'ın rızası için ondan intikam almıştır. İki yoldan kolay olanı seçmek onun sünnetiydi. Ne var ki, kolay olan günah ise müstesna, o zaman ondan en uzak kalan O olurdu." (Müsned-i Ahmed)
Hz. Enes (r.a) diyor ki: "Ben Allah Resulü’nün on sene kadar hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman öf dememiş, hiçbir zaman bana bunu niye yaptın, bunu niye yapmadın dememiştir." (Buhâri ve Müslim). Peki acaba Rasulullah Efendimize lütfedilen bu ahlâk bizde de var mı? Yani bize de veriliyor mu bu ahlâktan? Elbette bizde de vardır ama bizim sorumluluğumuz kadar. Yani yalan söylememeye, iffetli olmaya, namuslu olmaya, hakkı temsil edebilmeye, hak uğruna can verebilmeye, hakkı ikame edebilmeye, namaz kılabilmeye, oruç tutabilmeye, cihad edebilmeye bizler de hazır yaratılmışızdır. Bu potansiyel şüphesiz bizlerde de vardır. Ya da aksini söylersek, harama meyletmemeye, içkiye, zinaya, kumara, faize bulaşmamaya, şeytandan ya da Adem’den yana olmaya, imandan ya da küfürden yana tercihte bulunmaya hazır yaratılmışızdır ama bu yaratılışımızı, bu fıtratımızı, bu karakterimizi Kur’an’a kanalize edebilirsek, İslâm’la şekillendirebilirsek, işte bu da bizim dinimiz olacaktır.
(A.KÜÇÜK)

“Ve-inneke le-âlê ğûlûkîn 'âzîm” çünkü sen muhteşem bir ahlaka sahipsin. El Hûlk; Aslında benim tabiatım manasına gelir. Kişiliktir, benliktir. Yani insanın ahlakı. Ahlak diyoruz zaten. Hâlk, yaratılış. Hilkat; yaratılış. Şura/52. ayetinde şöyle buyrulur. “mê kûnte tedrî mel-kitêbû ve-le’l îmên” (Şûrâ/52) sen peygamber olmadan önce, bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin.
Şimdi Kur’an dostları sizden bir ricam var. Sen muhteşem bir ahlaka sahipsin. Muhakkak sen muazzam bir ahlak sahibisin diyen ayetin yanına, Kalem/4‘ün yanına Şûrâ/52. ayetini koyunuz, ikisini birlikte okuyunuz. Sen kitap nedir iman nedir bilmezken muhteşem bir ahlaka sahiptin. Bunun üstüne şu soruyu sormanın sırası. Din binasında Ahlak katı kaçıncı kattır.
İbn. Abbas din binasını 4 katlı bir bina olarak niteler. Bir katı akait, bir katı ahlak, bir katı ibadet, bir katı muamelat. Peki sizce ana kat, giriş katı, temel kat hangisi? Akait mi akide mi yani. Bizce temel kat ahlak. Aslında bizce değil Kur’an ca temel kat ahlak. Bu, bunu göstermiyor mu? Adeta Allah resulünün neden ben sorusuna bir cevap var burada. Bu inne yi eğer ta’lil için alırsak, ki “inne”nin iki genel manası var; Biri te’kit için, diğeri ta’lil için, gerekçe içindir. Yani ya rabbi neden beni seçtin, bu kadar insan dururken sualine cevap sanki şöyle gelmiş. Zira sen, çünkü sen muhteşem bir ahlâka sahiptin. Böyle anlarsak hiç şüphesiz doğru anlamış oluruz.
Onun ahlakı Kur’an’dı Hz. Aişe öyle diyor. Yani o fıtratıyla barışıktı böyle anlıyorum bendeniz. Çünkü Kur’an aslında ilahi fıtratın üstüne indirilmiş bir üst yapıdır. Alt tazının üst yazısıdır. Bu ikisi birleştiğinde somunla cıvatanın birbirini kapması gibi alt yapı ile üst yapı birbirine kavuşmuş, sıkı sıkı birbirini sarmış olur başka değil.
6 el-Hulk, "ben'in tabiatı, kişilik". "Yaratma ve yaratık" anlamındaki halk ve "yaratılış" anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı zaman "iyi, güzel ve doğru" olana delalet eder. "Çünkü sen", adeta Hz. Peygamber'in "neden ben" iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu âyet, "Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin" (82/Şûrâ: 52) âyetiyle birlikte düşünüldüğünde, "Sen kitap nedir iman nedir bilmezken de muhteşem bir ahlâka sahiptin" zımni anlamına ulaşılır. İbn Abbas'm tasnifine göre din akaid,. ahlâk, ibadet, muamelattan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet, din binasının temel katının ahlâk olduğunu ifade eder. Allah Rasulü'nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel, Kur'an sayesinde bilfiil hayata dönüşmüştür. Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'in ahlâkını soran birine "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur'an'dı" demesi bunun ifadesidir (İbn Hanbel VI, 91). Rasulullah gönderiliş misyonunu "güzel ahlâkı tamamlamak" olarak beyan eder. Bu veriler ışığında sorulması gereken soru şudur: Bu hitabın kitap nedir iman nedir bilen muhatapları, el-Emîn olanın kitap nedir iman nedir bilmezken koruduğu ahlâkî standardın kaçta kaçına sahipler?
(M.İSLAMOĞLU)