İHLÂS SURESİ


Ayet Getir
112-İHLÂS 1. Ayet

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ

Kul huvallâhu ehad(ehadun).

Bayraktar Bayraklı

(1-2) De ki: Allah tektir. Varlığını sürdürmek için hiçbir şeye muhtaç değildir, herkes O'na muhtaçtır.


Edip Yüksel

De ki: “O ALLAH bir tektir.”


Erhan Aktaş

De ki: “O Allah1 ehad’tir.”2 1- Allah, Allah’ın özel ismidir. Allah sözcüğü, isim olarak Allah’ın dışında başka hiçbir şey için kullanılamaz. Başka dillere bu ismin dışında başka bir isimle aktarılamaz. Dilbilimcilere göre herhangi bir isimden türememiş, çoğulu, erili, dişili olmayan “tek başına, köksüz bir isimdir. 2- Bir tektir: Ehad, sayısal bir değer olarak tek, bir demek olmasının yanında, bu teklikte “eşsizliği”, “benzersizliği” de ifade etmektedir.


Muhammed Esed

De ki: "O, Tek Allah'tır:


Mustafa İslamoğlu

(Ey muhatab!) De ki: O Allah'tır; eşsiz-benzersiz bir tek'tir.


Süleyman Ateş

De ki: O Allâh birdir.


Süleymaniye Vakfı

De ki: "ilâh[*] Allah’tır! O, bir tektir. [*] Buradaki هُو zihinlerdeki ilah’ı göstermektedir. “Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği sonsuz, ikramı boldur.” (Bakara 2/163) 


Yaşar Nuri Öztürk

De ki: O, Allah'tır; Ahad'dır, tektir!


Ayetin Tefsiri

MEAL

1.) (EY muhatab!) De ki: O Allah'tır;1 eşsiz-benzersiz bir tek'tir.2

(M.İ)

1.) [Ey Peygamber!] De ki: [Bana gerçek mahiyeti, soyu hakkında sorular sorduğunuz rabbim var ya] işte O Allah'tır, tektir.

(M.Ö)

1.) Ey Muhammed! De ki O Allah bir tektir.

(A.K)

TEFSİR

De ki: "O, Allah'tır, bir tektir." ﴾1﴿

İhlâs sûresi, İslâm’ın esası olan tevhid (Allah’ın birliği) ilkesini özlü bir şekilde ifade ettiği ve Allah Teâlâ’yı tanıttığı için Hz. Peygamber tarafından Kur’an’ın üçte birine denk olduğu ifade buyurulmuştur. Kelâmın akışı ve konunun Allah’ın nesebini (hangi soydan geldiğini) soranlara verilen cevapla ilgili olması dikkate alındığında 1. âyetteki “O” diye çevirdiğimiz “hüve” zamirinin Allah’a ait olduğu açıkça anlaşılır. Allah ismi, varlığı ezelî, ebedî, zarurî ve kendinden olup her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve herşeye kadir olan...

Yüce Mevlâ’nın öz (has) ismidir (bk. Bakara 2/255). Müfessirler bu sûrede ağırlıklı olarak Allah’ın birliğini ifade eden ahad terimi ile var oluş bakımından kimseye muhtaç olmadığını anlatan “samed” terimi üzerinde durmuşlardır. “Tektir” diye çevirdiğimiz “ahad” kelimesi, “birlik” anlamına gelen vahd veya vahdet kökünden türetilmiş bir isimdir (Ebû Hayyân, VIII, 528); sıfat olarak Allah’a nisbet edildiğinde O’nun birliğini, tekliğini ve eşsizliğini ifade eder; bu sûrede doğrudan doğruya, Beled sûresinde (90/ 5, 7) dolaylı olarak Allah’a nisbet edilmiştir; bu anlamıyla tenzihî veya selbî (Allah’ın ne olmadığını belirten) sıfatları da içerir. Nitekim devamındaki âyetler de bu mânadaki birliği vurgular. Bu sebeple “ahad” sıfatının bazı istisnalar dışında Allah’tan başkasına nisbet edilemeyeceği düşünülmüştür. Aynı kökten gelen vâhid ise “bölünmesi ve sayısının artması mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” anlamında Allah’ın sıfatı olmakla birlikte Allah’tan başka varlıkların sayısal anlamda birliğini ifade etmek için de kullanılmaktadır. Türkçe’de de “bir” (vâhid) ile “tek” (ahad) arasında fark vardır. Bir, genellikle “aynı türden birçok varlığın biri” anlamında da kullanılır. “Tek” ise “türdeşi olmayan, zâtında ve sıfatlarında eşi benzeri olmayan tek varlık” mânasına gelir.

İşte Allah, bu anlamda birdir, tektir. Ahad ile vâhid sıfatları arasındaki diğer farklar ise şöyle açıklanmıştır: Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Ahad ile vâhidin her biri “ezeliyet ve ebediyet” mânalarını da ihtiva etmekle birlikte, bazı âlimler ahadı “ezeliyet”, vâhidi de “ebediyet” mânasına tahsis etmişlerdir. Allah’ın sıfatı olarak her ikisi de hadislerde geçmektedir (bk. Buhârî, “Tefsîr”, 112; İbn Mâce, “Duâ”, 10; Nesâî, “Cenâiz”, 117; Müsned, IV, 103; geniş bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, “Ahad”, DİA, I, 483; Emin Işık, “İhlâs Sûresi”, DİA, XXI, 537).

(DİYANET TEF.)

Bu kısa sûre sahih rivayetlerde belirtildiği gibi Kur'an'ın üçte birine denktir. Buhari'nin; Sa'd'dan aldığı rivayette deniyor ki: "Biri bir adamın: "De ki: O Allah tektir" ayetini okuyup sürekli onu tekrar ettiğini görmüştü. Ertesi gün adam Hz. Peygamber’e gelip bu adamın yaptığını haber vermiş ve sanki bu adamın doğru bir iş yapmadığını söyleyecek olmuştu. Hz. Peygamber: "Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki; O Kur'an'ın üçte birine denktir' buyurdu."

Bu rivayetin hiç de garip bir yanı yoktur. Çünkü "De ki: O Allah birdir." cümlesinin Hz. Peygamber’e açıklaması emrettiği birlik, evet İşte bu birlik gönül ve vicdana yerleşen bir inanç sistemi, varlığın bir yorumu ve hayatın bir programıdır. Bu nedenle sûre büyük islam gerçeğinin içinde ana hatlarının en genişlerini içine almaktadır. "De ki: O Allah tektir." Bu ifade "birdir" sözcüğünden daha tutarlı ve daha anlamlıdır. Zira tektir kavramı "birdir" sözcüğünün anlamı ile beraber, onunla birlikte başka hiçbir şeyin bulunmadığını ve onun hiçbir benzeri olmadığını ifade etmektedir.

Bu varlığın tekliğidir. Ortada onun gerçekliğinden başka gerçeklik yoktur. Onun varlığından başka gerçek bir varlık yoktur. Diğer bütün varlıklar ancak bu gerçek varlıktan Alır varlığını. O'nun zati gerçekliğinden Alır gerçekliğini. Bu nedenle bu teklik, iş ve faaliyet tekliğidir. Bu evrende ondan başkası hiçbir şey yapamaz. Hiçbir şeyi etkileyemez. O aynı zamanda vicdanda oluşan bir inanç ve varlığın bir yorumudur. Bu yorum kesin yerleştiğinde ve bu düşünce netlik kazandığında kalb, her tür karanlıktan ve şaibeden kurtulur. Varlık gerçeği ve faaliyet gerçeği ile tek başına eşsiz bir şekilde var olan Allah'ın dışında başka varlıklara bağlanmaktan kurtulur. Bütün bir eşyanın var olmadığı, yok olduğu düşüncesine ulaşmasa da, bu varlık aleminin herhangi bir ilahi varlıktan başka hiçbir varlığın gerçekliği yoktur. İlahi iradenin faaliyetinden başka hiçbir faaliyetin gerçekliği yoktur. Öyle ise kalb varlığının gerçekleştiği ve faaliyetlerin gerçekliği olmayan şeylere neden bağlansın ki? Kalb tek gerçeğin dışındaki şeyleri hissetmekten ve bu gerçekliğin dışındaki varlıklara bağlanmaktan kurtulduğunda bütün zincirlerden, bağlardan kurtulmuş olur. Bütün gemlerden ve yuvalardan sıyrılmış olur. Pek çok bağların temeli olan arzu ve isteklerden kurtulur. Yine pek çok bağların kaynağı olan korku ve endişelerden de kurtulur. Allah'ı bulduğunda hiçbir şeyi kayıt etmeyeceğine göre neden başka şeylere rağbet etsin ki? Allah'tan başka gerçek faaliyet sahibi bulunmadığına göre kimden korksun ki?

Varlıklar aleminde Allah gerçeğinden başka bir şeyi göremeyen bu düşünce iyice yerleştiğinde bununla beraber bu gerçeği ondan kaynaklanan diğer varlıkların hepsinde görmeye başlar. Bu öyle bir derecedir ki, kalb orada gördüğü herşeye Allah'ın elini görür. Bununda ötesinde bir derece vardır ki kalb orada Allah'tan başka evrendeki şeylerin hiç birini görmez. Zira orada Allah gerçeğinden başka görebileceği hiçbir gerçek yoktur. Bu düşüncenin yer etmesi ile insan sebeplerin etkisini de faaliyetini de yok sayar. Her şeyi, her olayı ve her hareketi kendisinden kaynaklandığı ve etkisinde kaldığı ilk sebebe havale eder, ona dayandırır. İşte Kur'an'ın iman düşüncesini yerleştirirken önem verdiği en önemli gerçeklerden biri de budur. Bunun içindir ki Kur'an sürekli olarak zahiri sebepleri aşarak işleri doğrudan Allah'ın iradesine ve dilemesine bağlar. "Onlara doğru toprak atarken sen atmadın fakat Allah attı." (Enfal 10) "Zafer doğrudan doğruya Allah'ın katındandır." (Enfal 17) "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (İnsan 30) ve daha buna benzer pekçok ayetler gibi.

Bütün zahiri sebeplerin aşılması ve işin sadece Allah'ın iradesine havale edilmesi kalbte bir huzur meydana getirir. Tek olan yönü belirler. Artık insan, isteyeceklerini O'ndan ister. 'Sakındığı şeylerden O'na dayanır. Bir gerçekliği ve varlığı bulunmayan zahiri sebeplere, etkenlere ve güçlere karşı da bu hal kalbi rahata kavuşturur. İşte tasavvufçuların da tırmanmaya çalıştığı yolun basamakları bunlardır. Ve İşte bu yolun cazibesi onları tuzağa düşürmüştür. Çünkü İslam insanın bu gerçeğe doğru yol Alırken bütün özellikleriyle ve nitelikleriyle hayat gerçeğinin içinde kalmalarını, beşeri hayatın bütün ihtiyaçlarını ve zorlukların göğüslemelerini, yeryüzü halifeliğinin bütün ilkelerine bağlı kalmalarını istemektedir. Bütün bu işleri yaparken Allah'tan başka bir gerçekliğin bulunmadığının, O'nun varlığından başka bir varlığın olmadığının, O'nun faaliyetinden başka bir faaliyetin bulunmadığının bilincinde olmalarını istemektedir. Bu yoldan başka yola girmelerini istememektedir.

Buradan mükemmel bir hayat yolu ortaya çıkmaktadır. Bu hayat yolu varlığın bu şekilde yorumuna dayanmaktadır. Ve bu yorumun gönüllere yerleştirdiği düşüncelere duygulara ve yönelişlere yaslanmaktadır. Yalnız Allah'a kulluğun yolu: O'nun varlığından başka hiçbir varlığın gerçekliği olmayan, O'nun faaliyetinden başka gerçek bir faaliyeti bulunmayan, O'nun iradesinden başka hiçbir iradenin etkisinde bulunmayan Allah'a kulluk yolu. Arzu ve isteklerde, korku ve endişelerde, rahat ve sıkıntıda nimet, bolluk ve kıtlıkta yalnız Allah'a yöneltmeyi ön gören bir yol; yoksa gerçek varlığı olmayan varlıklara ve varlıklar dünyasında gerçek bir etkinliği bulunmayan diğer varlıklara yöneltmenin ne anlamı olabilir? Yalnız Allah'tan direktif alma yolu; inanç sisteminin düşüncelere, değerlere ve ölçülere ilişkin direktifleri, yasalara, kanunlara, düzen ve sistemlere ilişkin direktifleri, eğitim terbiye ve geleneklere ilişkin direktiflerini yalnız Allah'tan alma yolu. Bu yolda direktif ancak gönüllere ve hayat gerçeğine egemen olan tek varlıktan ve yegane gerçekten alınır. Yalnız Allah için çalışma ve hareket yolu. Hem de yegane gerçeğe yakın olma amacı ve O'ndan Alıkoyan engellerden ve saptırıcı şaibelerden kurtulma yolu. İster bu engeller ve şaibeler insanın gönlünün derinliklerinde olsun, isterse etrafını kuşatan canlılar ve eşya olsun farketmez. Bu engellerden biri de benlik engelidir. Bu varlık aleminin nesnelerinden birine arzu veya korku ile bağlanma da bunlar arasındadır.

Tüm bunlarla birlikte insanın kalbi ile bütün varlıklar arasında; sevgi, dostluk, merhamet ve karşılıklı anlayış bağlarını kuran bir yol. Bu varlıkların bağlarından kurtulmak onlardan iğrenmek, nefret etmek ve onları kullanmaktan, onlardan yararlanmaktan kaçmak değildir. Bunların hepsi Allah'ın elinden çıkmıştır. Hepsi de varlığını Allah'ın varlığından almaktadır. Hepsinin üzerine bu temel gerçeğin nurları, feyzleri yağmaktadır. Öyleyse bunların hepsi güzel, sevimli varlıklardır. Çünkü hepsi "sevgilinin" armağanlarıdır. Bu gerçekten yüce ve özgür bir yoldur. Burada yeryüzü küçük, dünya hayatı kısa, dünya hayatının güzellikleri ve nimetleri değersizdir. Bu engellerden ve şaibelerden kurtulmak, önemli bir umut ve amaçtır. Fakat İslam’a göre bunlardan kurtuluş, onlardan el etek çekmek ve onları ihmal etmek değildir. Onlardan tiksinip kaçmakta değildir. Bunun anlamı; bütün bir insanlığı yüce hedeflere doğru yöneltmek ve insanın tüm hayatını kurtarmak için var gücüyle çalışmak ve sürekli mücadele etmektir. Bu nedenle tüm zorluklarına rağmen halifeliği ve önderliği üstlenmektir. Hem de az önce belirttiğimiz gibi özgürlüğün ve kurtuluşun bütün şartlarını yerine getirmekle beraber. Manastıra, mabede kapanarak kurtulma yolu basit ve dolaydır. Fakat islam bunu istemez. Çünkü yeryüzü halifeliği ve insanlığa önderlik yapma, ilahi yolun kurtuluş için ortaya koyduğu şartlarından biridir. Bu daha zor bir yoldur.

Ama insanın insanlığını gerçekleştirebileceği biricik yoldur. İnsanın özündeki yüce soluğun zaferini gerçekleştirebilecek yegâne yol. İşte kurtuluş budur. Ruhun, ilahi kaynağına doğru kanatlanması ve yüce hakikatını gerçekleştirmesidir. Hem de hikmet sahibi yaratıcısının kendisi için belirlediği sahada çalışarak. Bu nedenledir ki ilk davet, tevhid gerçeğinin bu şekilde kalblere yerleştirilmesi ile sınırlı idi. Bütün gücünü bu noktada yoğunlaştırmıştı. Zira bu şekildeki tevhid, vicdan için bir inanç, varlık alemi için bir yorum ve hayat için bir yoldu. Yoksa sırf dille söylenen bir söz değildi. Hatta vicdanlarda yerleşen bir anlayış biçimi de değildi. Tam tersine O herşey sayılıyordu. Dinin tamamı idi. Bunun ötesinde yer alan detaylar ve açıklamalar kalıyordu. Bunlar ise sözkonusu gerçeğin bu şekilde kalblere yerleşmesinin doğal bir ürünü olmasından başka bir şey değildi. Daha önceleri ehli kitabın karşılaştığı sapmalar ve sapıklıklar; onların inançlarım, düşüncelerini ve hayatlarını bozguna uğratan temel sapmaları, ilk önce bu tertemiz tevhid anlayışının özünden uzaklaşmaları ve onu yitirmeleriyle başlamıştı. Bu konudaki sapmalar bunu izleyen diğer sapmaları beraberinde getirmişti.

Bununla beraber islam inancındaki tevhidin en önemli özelliği, hayatı bütün derinliğiyle kuşatması ve hayatı bu ilkeye dayandırmasıdır. Hayat içinde tevhidi, realiteye dayalı çalışma programının ilkesi olarak kabul etmesidir. Tevhidin etkileri inanç konularında olduğu kadar yasama kanunlarında da kendini göstermiştir. Bu etkilerin birinci ilkesi, Allah'ın şeriatının tek başına tüm hayata hükmetmesidir. Tevhidin bu ilkesi gerilediğinde artık tevhid inancı orada yürürlükte olmaz. Zira tevhid inancı ancak etkileri hayatın her tarafına egemen olup her tarafta gerçekleştiğinde yürürlüğe girmiş olur.

(S.KUTUB)

1 De ki:1 O Allah,2 birdir.3

1. Bu emrin muhatabı Rasulullah'tır. Çünkü "Rabbin nasıldır?" sorusu Rasulullah'a sorulmuştur. Allah (c.c.) da bu nedenle "şöyle cevap veririz." demiştir. Ama Rasulullah'tan sonra her mü'min bu emrin muhatabıdır. Rasulullah'a bu soru sorulduğunda nasıl cevap verdiyse, onlar da öyle cevap vermelidirler.

2. Yani, bilmek istediğiniz Rabbim yeni bir ilah değil, Allah'tır. Bu, soru soranlara ilk cevaptır. Bunun anlamı, benim Rabbim, diğer mabudları bırakarak kendisine ibadet edeceğiniz yeni bir Rab değildir. Aslında o Rab, Allah (c.c.) dediğiniz Rabbın aynısıdır. Allah (c.c.) kelimesi, Araplara yabancı değildi. Eskiden beri, kainatın yaratıcısı için "Allah" kelimesini kullanıyorlardı. Bu kelimeyi, başka bir mabuda isim olarak vermiyorlardı. Allah (c.c.) hakkındaki inançları Ebrehe Ka'be'ye saldırdığında netleşmişti. O zamanlar Ka'be'de 360 adet put olmasına rağmen, müşrikler, bunların hepsini bırakarak sözkonusu afetten kurtulmak için sadece Allah'a yalvarmışlardı. Onlar kalben çok iyi biliyorlardı ki, bu gibi nazik durumlarda onlara Allah'tan başkası yardım edemezdi. Ka'be'yi de bu ilahlarına değil, Allah'a nisbet ediyor ve "Beytullah" diyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde Arap müşriklerin Allah (c.c.) hakkındaki düşünceleri zikredilmiştir. Meselâ Zuhruf sûresinde: "Eğer onlara sizi kim yarattı? diye sorsan, Allah (c.c.) derler" (Zuhruf: 87) buyurmuştur. Ankebut sûresinde şöyle buyurulmuştur: "Eğer onlara göğü ve yeri kim yarattı, ay'ı ve güneşi kim musahhar kıldı diye sorsan, Allah (c.c.) derler... Eğer onlara, gökten kim yağmur yağdırıyor ve onun vasıtasıyla ölmüş toprağı kim canlandırıyor desen, Allah (c.c.) derler." (Ankebut: 61-63) Mü'minun sûresinde şöyle buyurulmuştur: "Onlara deki: Eğer biliyorsanız söyleyin. Yeryüzü ve üzerindekiler kimindir? Derler ki Allah'ındır.... Onlara sorsan, yedi gök ve büyük arşın sahibi kimdir? Derler ki Allah'tır... Onlara de ki: Biliyorsanız söyleyin: Herşeye kadir olan kimdir? De ki: O halde sakınmaz mısınız? De ki: Eğer biliyorsanız, her şeyin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? Allah'ın elindedir, diyecekler"... (Mü'minun 84-89).

Yunus sûresinde şöyle buyurulmuştur: "Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Bu kainatın nizamını kim idare etmektedir".... (Yunus 31) Yine Yunus sûresinde başka bir yerde şöyle buyurulmuştur: "Sizi karada da, denizde de gezdiren O'dur. O kadar ki gemide bulunduğunuz bir sırada gemiler okşayıcı hoş bir hava içinde seyredip yol alırken, yolcular da bununla ferahlık ve neşe duyarlarken ansızın şiddetli bir fırtına gelir de dalgalar her yandan onlara yönelir, derken tamamen kuşatıp (yok olacaklarını) sanırlar ve ihlas üzere dini Allah'a, has kılıp O'na dua ederler, eğer bizi bundan kurtarırsa herhalde şükredenlerden oluruz, diye yalvarırlar. Ne zaman ki Allah (c.c.) onları kurtarır, yeryüzünde haksız yere taşkınlık ve azgınlığa başlarlar..." (Yunus 22- 23). Aynı nokta İsra sûresinde şöyle tekrarlanmıştır: "Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O'ndan başka taptıklarınız ortadan yok olur; derken O sizi kurtarıp karaya ulaştırınca yüzçevirirsiniz..." (İsra 67) Bu ayetleri dikkate aldığımızda, Rasulullah'a sorulan, "Bizi ibadet için çağırdığın Rab nasıldır? sorusuna cevap verirken "O Allah'tır" demesinin, onları ve kainatı yaratan, sahibi, rızık veren, idare eden olarak kabul ettikleri zatı kasdettiği açıktır. İşte Rasulullah onları bu Rabbe ibadet için davet etmiştir. Bu cevapta Allah'ın bütün sıfatları vardır. Onun için kainatı yaratan, onu idare eden, kainattaki her mahluku rızıklandıran ve afet geldiğinde onlara yardım eden Zat'ın (c.c) diri olmaması, görmemesi, duymaması, Kadir-i Mutlak olmaması, herşeyi bilen ve hikmet sahibi olmaması, Rahim ve Kerim olmaması, her şeyin üzerinde galip olmaması tasavvur edilemez.

3. Nahiv kurallarına göre, "huvellahu ehad" için müteaddit izahlar yapılmıştır. Bana göre bunun en uygun izahı, "huve" mupteda, "Allah" onun haberi, "ehad" ise ikinci haberidir. İkinci haber bakımından cümlenin anlamı: O (O'nun hakkında Resulullah'a soruyorsunuz) Allah'tır, birdir, şeklindedir. Diğer bir anlam da şöyle olabilir ve dil bakımından da yanlış olmaz: "O Allah (c.c.) birdir." Burada şu iyice anlaşılmalıdır: Bu cümlede "Allah" için, "ehad" kelimesi kullanılmıştır. Arapça'da bu kelimenin genellikle bu şekilde kullanılması istisnaîdir. Bu kelime genellikle muzaf (tamlayan), ya da muzafun ileyh (tamlanan) olarak kullanılır. Mesela "yevmul ehad" haftanın birinci gününü veya "feb'asu raculun ehadeküm" (adamlarınızdan birini gönderin) ya da genel bir nehiy (olumsuzluk) anlamında kullanılır. Mesela, "hel indeke ehadun" (yanında kimse var mı?) Yine genellikle şart ifade etmek için de kullanılır. Mesela, "ehadin", "isna" veya "ehade aşer" (Bir, iki veya onbir.) Bu gibi kullanımların dışında Arapça'da, bu kelimenin sıfat olarak kullanıldığı bir örnek yoktur; bu kelime hiçbir zaman bir şahıs ya da başka bir şeye sıfat olarak kullanılmamıştır. Kur'an'ın nüzulundan sonra da bu kelime yalnızca Allah'ın Zâtı için kullanılmıştır. Başka hiçbir şey için kullanılmamıştır. Bu istisnaî kullanımdan anlaşılıyor ki, "ehad" (bir) olmak ancak Allah'a ait özel bir sıfattır. Varlıklar arasında başka hiç kimse bu sıfatı taşımaz. Allah (c.c.) birdir ve O'nun benzeri yoktur.

Müşriklerin ve Ehl-i Kitab'ın Rasulullah'a Rabbi hakkında sordukları soruyu dikkate alarak onlara "huvallahu" dedikten sonra "ehad" diyerek nasıl cevap verdiğini görelim: Bunun manası, Rab yalnızca O'dur. O'nun rububiyetinde hiç kimsenin payı yoktur. Rab aynı zamanda ilah (mabud) da olmalıdır. Çünkü O'nun uluhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. İkincisi, bunun anlamı şöyle olabilir: Kainatın yaratıcısı yalnızca O'dur. Mahlukunu rızıklandıran ve zor durumda yardım eden de O'dur. Allah'ın bu özelliklerini sizler de kabul ediyorsunuz. Bu özelliklerde hiç kimsenin payı yoktur. Üçüncüsü, onlar, "O neyden meydana gelmiştir, nesebi nedir, cinsi nedir, kimden miras almış, varisi kim olacak?" diye soruyorlardı. Allah (c.c.) bütün bu soruları sadece bir kelime ile, "ehad" diyerek cevaplandırmıştır. Bunun manası: a) O Allah (c.c.) ezelidir, ebedidir, O'ndan önce ve sonra hiç kimse yoktur. b) Allah'ın benzeri olmadığı için bir cinsi de yoktur. O tektir. c) O'nun Zat'ı vahid değil, ehadtır. O'nda çokluk olmadığına dair hiçbir şüphe yoktur. O'nda parçalanma da mümkün değildir. Hiçbir şekil ve sûreti olmadığı için zaman ve mekâna da ihtiyacı yoktur. Rengi ve organları yoktur. O'nda değişiklik de yoktur. O her türlü kesretten pâk ve münezzehtir. Her bakımdan ehadtir. Arapça'da "vahid" kelimesi tek manada kullanılır. Çokluk bir şeyden bir tanesi kastedildiğinde bu kelime kullanılır. Meselâ bir kavim, bir ülke, bir dünya ya da bir kainat gibi. Topluca bir şeyin her parçasına da ayrı ayrı "vahid" denir. Mesela bir kavimden bir insan gibi. Ancak "ehad" kelimesi Allah'tan başkası için kullanılmaz. Onun için Kur'an'da nerede "Vahid kelimesi kullanılmışsa, (Ancak bir ilahtır) veya "Allahu vahidu'l kahhar" (Ancak Allah (c.c.) tek kahhardır.) şeklindedir. "Vahid", hiçbir yerde yalnız olarak kullanılmamıştır. Çünkü bu kelime çokluk teşkil eden şeyler için de kullanılır. Bunun tersine, "ehad" kelimesi mutlak olarak yalnız Allah (c.c.) için kullanılmıştır; çünkü yalnız O'nun (c.c) varlığında çokluk yoktur. O'nun vahdaniyeti her bakımdan kamildir.

 (MEVDUDİ)

1. “Ey Muhammed! De ki, O Allah bir tektir.”

Önceki sûrelerde de ifade ettiğimiz gibi bu hitap önce kendisine bu konuda sorular sorulan Rasulullah efendimizedir. Çünkü söylesene ey Muhammed, senin bu Rabbin nedir? Nasıldır? Nedendir? Kimdir? Hangi sıfatların sahibidir? Sorusu Rasulullah efendimize soruluyordu. Onun için bu “de ki” emri önce Rasulullah’a, sonra da onun şahsında kıyâmete kadar hepimize ve tüm Müslümanlaradır. Sana, Rabbini soranlara de ki ey peygamberim, onlara duyurup tebliğ et ki… Öyleyse biz de kendimize, çevremize, ehlimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza diyeceğiz, duyuracağız bunu. Duyurmak zorundayız. Yine bu emir, Kur’an’ın Allah’tan olduğunun ifadesidir. Kur’an Allah’tandır, peygamber ancak Allah’tan geleni duyurur.

Ey peygamberim onlara de ki… Peki neyi diyecekmiş Allah’ın Resûlü? Ya da bugün bizler neyi diyecekmişiz kendimize ve çevremize? O Allah’tır, Ehad’dır. İşte Rasulullah efendimize sorulan suallerin cevabı. O Allah’tır, Ehad’dır. Yani benim Rabbim sizin İlâhlarınıza eklenecek yeni bir İlâh değildir, Allah’tır. Allah ismi, Allah kelimesi ve mefhumu Araplar için yeni bir kelime, yabancı bir kelime değildi. Yeni duydukları bir şey değildi bu. Araplar eskiden beri kâinatın yaratıcısı olarak Allah’ı tanıyorlar ve inanıyorlardı. Bu ismi Allah’tan başka herhangi bir mâbuda isim olarak da vermiyorlardı. Daha önce Fil sûresinin tefsirinde görmüştük, Ebrehe Kâbe’yi yıkmak üzere güçlü kuvvetli bir orduyla Mekke’ye geldiği zaman Mekkeliler Kâbe’nin içindeki sayısı 360 olan putlarını terk ederek sadece Allah’a sığınıp ona yalvarmışlardı. Bir tehlike anında kabuk mahiyetinde olan şirkin kaybolup asıl özün, öz cevherin, fıtratın ve tevhidin ortaya çıktığını görüyoruz. Birdenbire tüm tanrılarını, tüm putlarını unutup Allah’a iltica ettiler. Ebrehe’ye karşı da: “Bu Beytin, bu Kâbe’nin bir Rabbi var, O kendi beytini korumasını bilir, bizim yardımımıza ihtiyacı yoktur O’nun” diyerek dağlara çekildiler. Bunlar çok iyi biliyorlardı ki bu noktada kendilerine yardım edecek Allah’tan başka hiçbir varlık yoktu. Kendilerine yardım edecek, kendilerini koruyacak Allah’ın farkındaydılar. Hattâ bütün putperestliklerine rağmen yine de Kâbe’ye Beytullah diyorlardı. Allah’ın evi diyorlardı. Kâbe’nin içindeki putlardan birinin adını vermiyorlar veya putlara izafeten beyt’ül esnam filân demiyorlardı. Bu adamlar Allah’ı tanıyorlardı. Zaten tarihin her devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat da söz konusu idi. Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı O yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır. O yücedir, Âlidir ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır. Bu aracılar da put ismi verilen bir kısım varlıklarla somutlaşır. İfade ettiğimiz gibi tapınılanlar aslında bu putların kendileri değil, onların temsil ettikleri şeylerdir. Yani bu putların bizzat kendi görüntülerinden ziyâde temsil ettikleri ve ifade ettikleri anlam önemlidir.

Bu itibarla tabiatta hiçbir varlığa sırf kendisi için tapınıldığı görülmemiştir. Ya Allah’a yaklaştırsınlar, ya bunlarla Allah’ın hatırı kazanılsın diye, ya da Allah katında bu varlıkların saygınlığı olduğu düşüncesinden dolayı bunlara tapınılmıştır. Yani hem Allah’a hem de bu varlıklara tapınılmaya çalışılmıştır. Allah reddedilmemiştir ama O’na şirk koşulmuştur. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hakim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yani İlâhlardan bir İlâh olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlâhlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir İlâh olarak herkes O’nu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka İlâh olmayandır, bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir.

Yani bu Allah kendisinden başka Rabb, Melik, İlâh olmayandır dendiği zaman, işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. “İlâh olarak Allah’ı kabul edelim ama tek İlâh olarak asla kabul etmeyiz. İlâhlardan birisi olarak O’nu da dinleyelim, İlâhlardan birisi olarak O’na da kulluk yapalım ama tek İlâh olarak sadece O’na kulluğa hayır” diyorlar. “Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka İlâhlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim, şifa, siyaset tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız” diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’tan, Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır.

Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Kur’an-ı Kerîm’e baktığımız zaman insanların bu şartlarda Allah’ı ve O’na kulluğu kabul ettiklerini, yani Allah’ın varlığını reddetmediklerini görüyoruz. “Andolsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: “Allah” derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?” (Zuhruf 87) Başka âyetlerinde de Rabbimiz göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ettiklerini anlatır. Bakın burada da kendilerinin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ettiklerini, ama yaratıcı olarak kabul ettikleri bu Allah’ı hayatlarına karışıcı olarak reddettiklerini anlatıyor. Sorsanız onlara sizi kim yarattı, sizi yoktan kim var etti? diye, diyecekler ki, Allah. Peki o zaman nasıl çevriliyorsunuz? Nereye dönüyorsunuz? Kime kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Kimi razı etmeye çalışıyorsunuz? Kimin ekmeğini yiyip kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz? Varlığınızı kime borçlusunuz? O varlığınızı, hayatınızı kimlere adıyorsunuz? Kime muhtaçsınız, kime teşekkür ediyorsunuz? Ey kâfirler, ey müşrikler, ey yaratıcı olarak Allah’ı kabul edip de yasa belirleyici olarak başkalarını kabul eden beyinsizler, sizin her şeyiniz yanlış, her şeyiniz yamuktur. Siz yaratıcı olarak vicdanlarınızda kabul ettiğiniz Allah’ı hayatınıza karıştırmamakla, yaratmayla en ufak bir ilgisi olmayan, sizin hayatınızda en ufak bir faydası olmayan kendiniz gibi acizleri Rabb ve İlâh kabul ederek sapıklığın âlâsını yaşıyorsunuz da farkında değilsiniz, diyor Rabbimiz.

Bu sûrenin indiği dönemde Mekkeli müşrikler Allah’ı tanıyorlardı. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin tümünün yaratıcısı olarak Allah’ı biliyorlar, tanıyorlardı. Ama bu Allah yere ve yerdekilere karışmayan bir Allah’tı. Tıpkı Aristo’nun ve şu anda tüm demokratik ülke insanlarının dedikleri gibi dünya işlerine karışmayan bir Allah. Sadece yaratan, yarattıklarının hayatına karışmayan, yarattıklarını kendi haline bırakan, nasıl isterseniz öylece yaşayın, canınız nasıl isterse, keyfinize nasıl gelirse öylece bir hayat yaşayın. Benden bu kadar. Benden yaratması, gerisini siz bilirsiniz diyen bir Allah. Yarattığı kullarından hiçbir sorumluluk istemeyen bir Allah. Onların hayatlarını düzenlenmek üzere peygamber ve vahiy göndermeyen, hayat programı göndermeyen bir Allah… Kullarının hayatına karışmayan, kullarının nasıl bir hayat yaşayacaklarını bilmeyen bir Allah. Hukuku bilmeyen, onu yerdeki hukuk tanrılarına bırakan, eğitimden anlamayan, onu eğitim tanrılarına havale eden, insanların kılık kıyafetlerine, yemelerine, içmelerine, kazanmalarına harcamalarına, birbirleriyle olan münâsebetlerine, evlenmelerine, boşanmalarına, sosyal ve siyasal yapılanmalarına karışmayan bir Allah. Göklerin, yerin sahibi, göktekilerin ve yerdekilerin mâliki, aya, güneşe egemen, dağlara taşlara söz geçiren, kendileri de dahil tüm varlıkların yaratıcısı, mâliki, hakimi, müdebbiri, koruyucusu, doyurucusu ama onların hayatlarına karışmayan bir Allah. O gökleriyle ve diğer varlıklarıyla ilgilensin, zaten bu kadar büyük işlerinin yanında bizimle ilgilenecek vakti yoktur diyerek kendi pis hayatlarına Allah’ı karıştırmak istemiyorlardı. Kendi hayatlarını keyiflerine göre, nefislerine, şehvetlerine ve şehvetlerinin arkasına diktikleri putlarına, şehvetlerine geçit verebilecek tâğutlarına göre ayarlıyorlardı. Bunun mantığını da şöyle ortaya koyuyorlardı: “Allah’ı bırakıp da onun berisinde veliler edinenler: “Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler....” (Zümer 3)

“Evet biz aslında bu putlara onları İlâh kabul ettiğimiz için tapınmıyoruz. Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyerek putları arada vasıta kabul ediyorlardı. “Bunlarsız Allah’a yaklaşmamız ve O’nun rızasını kazanmamız mümkün değildir” diyorlardı. Bugün de öyle diyor müşrikler. “Efendim tamam Allah büyüktür, Allah yücedir. Ama Allah hayata karışmamalıdır. Din mukaddes bir kurumdur ama dini siyasete alet etmemek lâzımdır. Dini hayata karıştırmamak lâzımdır. Din bir vicdan işidir. Dinin hayatta etkinliği olmamalıdır. İşlerimizi dine dayandıramayız. Bizler kendi hayatımızı kendimiz belirlemeliyiz. Yasalarımızı kendimiz yapmalıyız. Veya işte bugün bizim hayatımızı belirleyecek uzmanlarımız, büyüklerimiz düşünürlerimiz, siyasîlerimiz vardır. Yani tüm bu konularda Allah’ın ortakları vardır.

Evet bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, ekonomik, beşerî, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek Allahu Teâlâ’ya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Allah korusun da gerek günümüz müşriklerinin bu sapık iddiaları, gerekse o günkü müşriklerin putları aracı olarak kabul etmeleri, bunlarsız Allah’a yaklaşamayız, bunlarsız Allah’ın rızasını kazanmamız mümkün değildir iddiaları, Allah’a akıl vermedir, Allah’a yol göstermedir. Ya Rabbi biz böyle münasip gördük, böyle uygun bulduk, sen bunu böyle kabul et demektir ve Allah’a en büyük iftiradır bu. Öyleyse bugün bizler de hem Allah’a inandığımızı iddia edip hem de hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’tan başka Rabler, Allah’tan başka efendiler bulup, onları dinler, onları hayatımızda söz sahibi kabul edersek biz de aynı duruma düşmüş oluruz. O halde biz Allah inancımızı ve Allah’a kulluğumuzu ancak Allah’ın belirlediği biçimde icra etmek zorundayız. Allah kitabında kendini bize nasıl tanıtmışsa, kendisine nasıl inanmamızı, nasıl kulluk yapmamızı istemişse o şekilde inanmak ve kulluk yapmak zorundayız. Kendiliğimizden buna ilâveler ya da çıkarmalar yapar, kendi anlayışımıza göre bir kulluk anlayışı geliştirirsek bu bâtıldır.

Meselâ Allah’a sormadan kendiliğimizden üzerimize bir elbise giyer ve işte bu senin razı olacağın bir elbisedir ya Rabbi, dersek, ya da işte biz bunu münasip gördük, sen de bundan razı ol. Ya da bizim beğenip razı olduğumuzdan sen de razı olmak zorundasın dersek Allah korusun bu Allah’a akıl vermektir ve bâtıldır. Veya kendiliğimizden bir hukuk, bir eğitim sistemi, bir kazanma, harcama modeli, bir miras hukuku belirler ve, “ya Rabbi biz bunu münasip gördük, sen de münasip görmek zorundasın” dersek bu Allah’a en büyük iftiradır. “Ya Rabbi bizim ev, ticaret, meslek anlayışımız, mala bakışımız, tahsil anlayışımız budur. Biz düşündük, taşındık böyle münasip gördük, sen de bunu böylece kabul et! Zaten başka çaren yok, bizim keyfimize göre kabul etmek de zorundasın” demek hâşâ küfürdür, şirktir ve bidattir. Allah’a akıl vermektir, Allah’a yol göstermektir. Öyle değil mi? Madem ki iş böyle olacaktı, madem ki bizim münasip gördüğümüzü Allah da münasip görecekti, madem ki Allah bizim keyfimize tabi olacaktı da öyleyse niye geldi peygamber? Niçin geldi Kur’an? Ne gerek vardı bunlara? Şimdi düşünelim, peygamberin ve Kur’an’ın bizim hayatımızda fonksiyonu nedir? Çoğumuz Kitap ve Sünneti rehber değil merkep kabul ediyoruz. Zira gideceğimiz yere bizi rehber de götürür, merkep de götürür. Ama birisine teslim olunur öyle götürür, öbürü teslim alınır öyle götürür. Rehbere teslim olunur istediği gibi bizi hedefe götürür, merkep de götürür ama o teslim alınır, kendi istediği gibi, kendi istediği yere değil de bizim istediğimiz gibi ve bizim istediğimiz yere götürür. Arada fark vardır.

Eğer biz Kur’an ve Sünnete teslim olduysak, onları merkep değil de rehber kabul ettiysek, o zaman niye onlara göre değil de kendimize göre bir kulluk ihdas edip, sonra da biz böylece münasip gördük, sen de bunu böylece kabul et diyoruz? Kureyş öyle diyordu. Biz bu putlara bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz. Halbuki Allah kendilerinden böyle bir kulluk türü istememiştir. Allah onlara böyle bir şey dememiştir. Kendi kafalarından uydurdukları bir kulluk türüydü bu. Bakıyoruz bugün de aynı şeyler yapılıyor. Meselâ bir adam Allah’ın kendisine tahsis buyurduğu malı Allah’ın istediği tarzda infak etmekle mükelleftir. Yani kişinin malla münâsebetini Allah ayarlamalıdır. Ama kişi bunun dışında malla münasebetini Allah’a sormayarak, kendisi ayarlamaya kalkar, mal sahibi oluşunu Allah’a yaklaşma vesilesi kabul ederse, onu putlaştırmış demektir. “Malı, mülkü çok olan kişi Allah’a daha yakın olan kişidir” diyen kişi malı putlaştırmış demektir. Bir adam düşünün ki mal peşinde koşuyor. Gecesini, gündüzünü, bugününü, yarınını tüm zaman ve mesaisini para kazanmaya harcıyor. Parayı o kadar kıbleleştirmiş ki, ne ilim öğrenmeye, ne Kur’an’ı, Sünneti tanımaya ve ne de çevresine duyurmaya zamanı kalmıştır. Hanımını, çoluk çocuğunu eğitme, Allah’ın dinini tebliğ etme adına bir derdi ve zamanı kalmamış. Tüm hayatını, tüm zamanını, hep para kazanmanın peşine takmış. Böyle bir koşturmanın içindeyken kendisine: “Yahu niye bu kadar?” dendiği zaman da: “İyi ama daha çok para kazandığım zaman, daha çok belâm olduğu zaman Allah katında bu benim derecemi artırmıyor mu? Daha çok zekât verecek konuma geldiğim zaman bu beni Allah’a yaklaştırmıyor mu?” diyorsa, bilelim ki bu adam malı putlaştırmış demektir. Tıpkı müşriklerin Allah’a yaklaşma adına kendi kafalarından putları hedefledikleri, Allah’ın rızasını kazanma adına putları öne sürdükleri gibi. Bu putlar vasıtasıyla biz Allah’a yaklaşacağız. Bunların hatırını kazandığımız zaman bunlar bizi Allah’a yaklaştırmaktadırlar dedikleri gibi.

Halbuki kendisine yaklaşılması adına o putları onlara Allah tayin etmemişti. Halbuki kendisine yaklaşılabilmesi için mal sahibi olmayı da Allah dememiştir. Kitabının hiçbir yerinde malı, mülkü çok olanlar benim katımda daha üstündürler. Mal, mülk sahipleri Bana daha çok yakındırlar diye bir tek âyet, bir tek işaret yoktur. Aksine malın, mülkün çokluğu sebebiyle sapan insanların sapışına dikkat çeken âyetler pek çoktur. Halbuki mal olmadan da Allah’a yaklaşılabilir. Para olmadan da Allah’ın rızası kazanılabilir. Meselâ ilimle, sabırla, tekbirle, tahmidle, emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münkerle de Allah’ın rızası kazanılabilir. Hayatımızı illa da para kazanmaya göre ayarlayacağız, sonra da Allah’a akıl vermeye kalkacağız. Bak ben böyle diyorum, sen de bundan razı ol diyeceğiz olmaz öyle şey. Allah korusun da bugün müslümanlar sanki Allah’ın ne dediğinden, ne istediğinden habersiz bir hayat programı yaşamaktadırlar. Rabbimizin kitabında bize tarif ettiği kulluğu diskalifiye edercesine para, kazanma, daha fazla büyüme, daha fazla şişme esasına dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düşmektedirler. Gerçekten hangi vahiy biriminin, hangi âyet grubunun, hangi peygamber modelinin Müslümanlara bu hayat felsefesini empoze ettiğini anlamak mümkün değildir. Bakıyoruz bugün hemen hemen Müslümanların hepsi, hacısı, hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar. İşin garibi ve anlaşılmaz yönü de müslümanlar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. “Efendim müslüman zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli müslüman olmak içindir. Daha Müslümanca bir hayata ulaşmak içindir. Zenginleşirsek daha iyi müslüman olacağımıza inancımızdan ötürü, Allah’a daha çok yaklaşacağımıza inancımızdan ötürü bunu yapıyoruz” diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye, Rasulullah’ı şartlandırmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi biz bunu münasip gördük, iyi bir Müslümanlık için herhalde sen de bundan başka bir şey demezsin! Ya Rasulallah herhalde sen de bizim keyfimize uygun olarak sözlerini bir daha gözden geçirmek zorundasın, demeye çalışıyorlar.

Halbuki Allah indirdiği âyetlerin hiçbirinde, kitabının hiçbir yerinde ve Rasulullah efendimiz de hayatının hiçbir döneminde: “Ey müslümanlar! Aman ha! Ne yapın, yapın daha fazla zengin olmaya çalışın! Bütün gücünüzü, bütün kafanızı, bütün kalbinizi, bütün imkânlarınızı, bütün mesainizi, bütün zamanlarınızı mal mülk toplamaya harcayın! Ne yapıp, yapıp kendinizi zekât verecek bir konuma getirin! Fark etmez, ben zaten lüks olsun diye indirdim onu. Kitabımı tanımasanız da olur! Lâf olsun diye gönderdim Peygamberi. Bırakın onunla diyalog kurmasanız da olur. Siz bırakın bunları da aman para kazanmaya bakın! Zira zenginler benim katımda daha üstündür!” diye bir âyet indirmedi Allah. Ben bugüne kadar Kur’an’ın hiçbir yerinde böyle bir âyet görmedim. Rasulullah efendimizin sözlerinin hiçbirisinde böyle bir emir duymadım. Yok ki böyle bir emir müslümanlar kendilerine böyle bir yol, böyle bir hayat programı, böyle bir hedef çizsinler. İşin bir başka garip yönü de bugün müslümanlar Allah için kazanıyoruz dedikleri halde kazandıklarını Allah için değil de hep kendileri için harcıyorlar. Atlarını, arabalarını daha lüks hale getirmek, ev eşyalarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmek, yeme-içmelerini farklılaştırmak, sofralarını zenginleştirmek için harcıyorlar. Tıpkı Mekkeli müşriklerin putları Allah’ın önüne dikip biz bunlarla sana yaklaşacağız dedikleri gibi bugün müslümanlar da malı putlaştırarak onunla Allah’a yaklaşacaklarını iddia ediyorlar. Adam makamı da öyle görüyor şimdi. Makamı da putlaştırıp onun vasıtasıyla da Allah’a yaklaşabileceğini iddia ediyor. Oturuyor bir makama halbuki o makam bir müslümanın oturmaması gereken bir makamdır ve yapıştığı o makamdan ayrılmamak için elinden ne geliyorsa yapıyor ve sonunda diyor ki, “efendim ben burada bulunmasam Müslümanlara kim hizmet edecek? Bak gelip gidenler oluyor ve ben onlara yardımcı oluyorum” diyor. “Bu makama biz oturmayalım da şunlar şunlar mı otursun?” diyor. Sanki imtihanın şeklini kendisi ayarlıyor ve arkasından da Allah’a akıl vermeye kalkıyor. “Ben parayla, koltukla, makamla senin rızanı kazanacağım” diyor. Ne hakla diyorsun bunu? Yoksa öyle bir şey, yani böyle bir kulluk istemiyorsa Allah, böyle bir şeyi niye O’na onaylattırıp hedef gösterip akıl verme küstahlığında bulunuyoruz? Allah’a yalan iftirada bulunandan daha zalim kim vardır, diyor Rabbimiz.

Kimileri de kadını putlaştırarak onunla Allah’a yaklaşma zemini aramaktadır. Adam diyor ki, “ben güzel bir kadınla evlenmek zorundayım.” Neden? Çünkü başka kadınlarda gözüm olmayacak, günah işlemeyeceğim ve böylece Allah katındaki değerim artacak diyorsa, bu adam da kadının güzelliğini putlaştırmış demektir. Zira biz hadisten öğreniyoruz ki, kadın dış güzelliğiyle değil, imanı ve dini sebebiyle güzeldir. Dinî yönüyle, ahlâkî güzelliğiyle bizim dinimizi koruyacaktır. Allah’ı böyle kendi olduğundan farklı tanıyan, Allah’a Allah’ın istediği biçimde değil de kendi hevâ ve heveslerine göre kulluk yapmak isteyen bizim şu andaki hayatımıza benzer bir hayatın içinde bocalayan Mekke müşriklerinin bozuk düzen inanç manzumelerini düzeltme adına bu sûre geliyordu. Yaratıcı olarak Allah’ı kabul eden, göklerde egemen olarak Allah’ı kabul eden, göklerde ve yerde söz sahibi, güç kuvvet sahibi olarak Allah’ı kabul eden ama hayatlarına karışıcı olarak, vahiy gönderici olarak, hayat programı belirleyici olarak, peygamber gönderici ve kendilerinden kulluklar isteyici olarak Allah’ı reddeden, sadece İlâhlardan bir İlâh olarak O’nu dinleyebileceklerini, ama tek İlâh olarak sadece O’na kulluğa yanaşmayan Mekkelilere bu âyetiyle Rabbimiz peygamberine ve peygamber yolunun yolcularına diyor ki: Onlara de ki ey peygamberim, sizler de böyle düşünen müşriklere deyin ki ey peygamberimin yolunun yolcuları: O Allah’tır, tektir. O Allah tektir. Bir değil, tek. “Ehad” kelimesi Arapça’da Kur’an’ın inzalinden sonra hiçbir zaman bir şahıs ya da başka bir şeye sıfat olarak verilmemiştir. Sadece Cenab-ı Hakk’ın zâtı için kullanılmıştır. Babasız, evlâtsız, nesepsiz, bölünmez, parçalanmaz, karşı gelinmez, mağlup edilmez bir tektir. Yani ey müşrikler sizin İlâhlarınıza eklenecek, sizin tanrılarınızın içine katılacak bir İlâh değildir O. O sizin şu yapay tanrılarınız gibi sonradan yaratılmış değildir. Görevi birilerinden devralmış değildir. O, ezeli ve ebedîdir. O’ndan önce ve sonra hiç kimse yoktur.

Göklerde ve yerde O’nun benzeri ve misli olmadığı için O tektir. Sizin İlâhlarınız gibi O cisimle, zamanla ve mekânla da mukayyet değildir. O’nda çokluk, O’nda parçalanma da mümkün değildir. O’nun yemeye içmeye, kulları tarafından doyurulmaya ve korunmaya ihtiyacı yoktur. Yani O bir değil tektir. Varlıklardan biri değil tanrılardan herhangi biri değil tektir. Peki acaba Allah’ın tekliğini nasıl anlayacağız? Allah Ehaddır, tektir. O’nun Ehadiyetini bize tecelli eden tüm isimlerinde tüm sıfatlarında ve tüm fiillerinde görmekle mükellefiz. Değilse şirkin başı ortaya çıkmış olur Allah korusun. Tevhid Allah’ın tüm tecelliyatında tek kabul edilmesidir. O halde ihlâsta önce Allah’ın tekliği anlatılır. Allah Ehad’dır, tektir. Allah’la ilgili düşünebileceğimiz, Allah’ın bize bildirdiği her konuda Allah tektir. Meselâ sevgiye lâyık tek varlık Allah’tır. Sevilmeye lâyık tek Allah’tır. Korkuda tek, Allah’tır. Korkulmaya lâyık tek varlık Allah’tır. Söz sahibi olmada tek, Allah’tır. Hayatımızda sözü dinlenecek, çektiği yere gidilecek tek varlık Allah’tır. Sözü dinlenmeye, çektiği yere gitmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Rubûbiyet de tek, kanun vazetmede, kulluk programı, hayat programı belirlemede tek varlık Allah’tır. Allah’tan başka Rabb yoktur. Allah’tan başka yasa koymaya, hayat programı belirlemeye yetkili varlık yoktur. Bu konuda Allah tek kabul edilmelidir. Değilse Allah korusun yeryüzünde O’ndan başka kanun yapıcılar, yasa belirleyiciler kabul edildi mi, şirk başlamış demektir Ulûhiyette tek, güçte, kuvvette tek, otorite ve egemenlikte tek, yaratmada tek, ilimde tek, hikmette tek, tüm sıfatlarında, tüm fiillerinde tektir Allah. Bu tekliğin dışında bir düşünce ve inanış Allah korusun bizi Allah’tan uzaklaştırıp şirke götürür. Bizi Allah’tan koparıp başka Rablere, başka İlâhlara, başka tanrılara ve efendilere götürür.

Esasen Allah, esmâsıyla bilinir. Rabbimiz kitabında kendisini bize hangi isimleri, hangi sıfatlarıyla bildirmişse, biz O’nu, o isimleri ve sıfatlarıyla bilir, tanır ve öylece inanırız. Rabbimizin kendisine izafe buyurduğu isimlerinden, sıfatlarından ne kadarını biliyorsak Rabbimizi o kadar biliyor ve tanıyoruz demektir. Rabbimizin isim ve sıfatlarından ne kadarına muttali olabilmişsek, O’na imanımız da ancak o kadardır. Allah zâtına izafe buyurduğu ve bize tanıttığı tüm bu esmâsıyla tektir. Bu esmâsı konusunda tekliğinin dışında bir düşünce bizi O’ndan uzaklaştırır. Meselâ Allah kendisini bize Rezzak olarak tanıtmıştır. İşte bu konuda, rezzakiyet konusunda O tektir. Ondan başkalarını Rezzak makamında görmek, rızkı ondan başkalarına izafe edip onlardan rızık beklemek bizi şirke götürür. Çünkü Rabbimizin Ehadiyyeti, Rezzak oluşunda tecelli eder. Yine Rabbimizin Rahmâniyetinin tecellisini Ehad olarak anlıyoruz. Yani Allah Ehad değil de iki tane olsaydı, bu âlemde rahmet yerine gazap olacaktı ve bunlardan birisi mahvolacaktı. Eğer Rezzakiyette tek olmasaydı, o zaman başka rızık vericiler aramaya mecbur olurduk ki onlara da kulluk borcumuz olurdu. Onlara da minnet borcumuz olurdu. Öyleyse unutmayalım ki Allah’ın tekliği sadece zâtına vücut sıfatına raci değildir. Eğer Allah’ı sadece zâtında tek kabul eder ama esmâsında ve sıfatlarında O’nu tek kabul etmez, O’nun sıfatlarına sahip başka varlıklar kabul edersek o zaman âtıl, tembel, işi bitmiş, mahlukâtıyla alâkasız bir Allah karşımıza çıkar ki bu muhaldir.