HUMEZE SURESİ


Ayet Getir
104-HUMEZE 1. Ayet

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ

Veylun li kulli humezetin lumezetin.

Bayraktar Bayraklı

(1-3) Diliyle çekiştirip insanların onuru ile oynayan, kaş-göz hareketleriyle onlarla alay eden insanın vay haline! Mal yığıp onu tekrar tekrar sayar ve malının kendini ebedî yaşatacağını sanır.


Edip Yüksel

Yazıklar olsun her dedikoducuya ve iftiracıya.


Erhan Aktaş

Arkadan çekiştirenlerin, kaş göz hareketiyle alay edenlerin vay haline!1 1- Nebiye ve davetine karşı küçümseyici tavır takınan, onu alaya alanların vah haline.


Muhammed Esed

Vay haline iftira atanın ve ayıp kusur arayanın!


Mustafa İslamoğlu

Gizli-açık, arkadan-önden sürekli iftira atıp kara çalan, çekiştirip ayıp kusur arayan herkes kendine yazık etmiştir!


Süleyman Ateş

(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işâretler yapıp alay eden her fesâd kişinin vay haline!


Süleymaniye Vakfı

Arkadan çekiştiren ve kusur arayan herkesin çekeceği var.


Yaşar Nuri Öztürk

Yazıklar olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne!


Ayetin Tefsiri

MEAL

1.) GİZLİ-açık, arkadan-önden sürekli iftira atıp kara çalan, çekiştirip ayıp kusur arayan herkes kendine yazık etmiştir!1

(M.İ)

1.) İnsanları arkasından çekiştirip duran, kaş göz işaretiyle alay ederek onların şeref ve haysiyetleriyle oynayan, sırf ayıp kusur arayan [Velid b. Muğire gibi] her bir alçağın vay haline!

(M.Ö)

1.) “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişiye veyl olsun!”

(A.K)

1.) Elçimiz Muhammed’e inanmadığı gibi onun ve müminlerin arkasından her türlü kötülüğü yapan, onları itibarsızlaştırmaya ve böylece insanların tevhide girmelerine engeI olmaya çalışan müşriklerin vay hallerine! Çünkü onlar bu yaptıklarının cezası olarak cehenneme gireceklerdir.

(H,E;M,C)

TEFSİR

1. Buradaki "hümezetün lümeze" kelimeleri, Arapça'da birbirine çok yakın anlamlı iki kelimedir. Birbirinin yerine de kullanılabilir. O kadar az fark vardır ki, ehl-i lisan Araplar bile hümeze'nin anlamı olarak lümeze'yi gösterirler. Burada iki kelime birlikte kullanılmıştır. Bu durumda anlam şöyle olur. Başkalarını hakir ve zelil etmeyi âdet haline getiren o kişi bazılarını parmakla gösterir, bazılarını da göz ile işaret eder. Bazılarına nasipleri dolayısıyla ta'n eder. Bazı şahısları da kötülüğe boğar. Bazılarını yüzüne karşı aşağılar, bazılarını da gıybet eder. Laf taşıyarak dostlar arasında kavga çıkarır, kardeşlerin arasını bozar. Başkalarına kötü isim takar, onlarla alay eder ve eksikliklerini ortaya çıkarır.

(MEVDUDİ)

Her bir Hümeze ve Lümeze’ye veyl olsun. Her bir Hemmaz ve Lemmaz, cehennemin Veyl’ine gitsin. Hümeze ve Lümeze, Hemmaz ve Lemmaz mânâ itibariyle birbirlerine yakın kelimelerdir. Hümeze’nin dille, Lümeze’nin de fiille, davranışla insanları incitmek olduğu söylenmiştir. Veya Hümeze insanları arkadan çekiştirmek, gıyaplarında insanların şeref ve haysiyetlerini yaralamak, Lümeze de yüzlerine karşı kaş-göz hareketleriyle insanları alaya almayı, küçük düşürmeyi, rahatsız etmeyi alışkanlık haline getirmektir. Her iki kelime de bu işi çokça yapmayı, âdet haline getirmeyi anlatır. Gerek insanların arkalarından, gerekse yüzlerine karşı onların namus ve şerefleriyle oynayan, onları incitip rahatsız eden, gıybet eden, kovuculuk yapan, insanların etini yiyen, şeref ve haysiyetlerini kemiren, insanlara onların hoşuna gitmeyecek ve onurlarını kıracak lâkaplar takan, insanlarda kusur arayan, onların avretlerini açmaya çalışan, insanlar arasında zevzeklik ve maskaralıklar yaparak hem kendisi gülen, hem de insanları güldürmeye çalışan ve bu özellikleri alışkanlık haline getiren her bir Hemmaz ve Lemmaz cehenneme gitsin. Onlara veyl olsun, diyor Rabbimiz.

Müslümanlara tepeden bakan, gurur ve kibir abidesi bir müstekbirden söz ediyor Rabbimiz. Malına, servetine güvenerek insanları horlayan, onları küçük görerek alaya alan bir insan tipi... Böyle mal ve servetine güvenerek, makam ve konumuna mağrur olarak, sahip olduğu şeylerin bir üstünlük sebebi olduğuna inanarak bunlara sahip olamayan mü’minlere tepeden bakan, bu tavrından ötürü Allah’ın cehennemini hak eden tüm müstekbirler aslında dünyada da cehennemi yaşamaktadırlar. Bunlar, bu tipler her ne kadar da müstekbirane bir tavır içinde olurlarsa olsunlar, aslında övünebilecek ve sevinebilecek hiçbir şeyleri yoktur. Ama yine de bu hayat kendilerine süslü gösteriliyor. İşte böyle tüm gördükleri, oldum olası bir dünya hayatları var. Yaşasınlar bakalım. Zaten bu adamlar geberir gebermez hepsi de cehenneme gidecekler. Hakikaten acımak gerekiyor bu adamlara, ama acımaya da hakkımız yok. Tümüyle sefaleti yaşıyorlar, ölür ölmez de cehenneme gidecekler, büyük bir azabın içinde bulacaklar kendilerini. Dünyada ne görmüşlerse, zevkleri de sefaları da, eğlenceleri de hepsi bu kadar olacak. Lâkin işin garibi bu halleriyle bile Müslümanlara hep tepeden bakıyorlar, alay ediyorlar. Ama sakın ha sakın biz müslümanlar onların alaylarından etkilenmeyelim. Sakın ha sakın onlara zerre kadar imrenmeyelim.

Onlara acınacak bir zavallı gözüyle bakalım. Ve gerçekten ağlanacak durumda olanların kendilerinin olduğunu söyleyelim onlara ve hiçbir zaman en ufak bir şekilde bile olsa kalbimizden onlara benzemek duygusu geçirmeyelim. Hiçbir zaman onların yaşadığı hayatın özlemini çekmek gibi bir duruma düşmeyelim. Çünkü ilim bizde, hikmet, izzet ve şeref, akıl ve feraset, kitap, hidayet bizdedir. Bütün bunlara rağmen bunların, bu zavallıların bizim üzerimizde uyguladıkları propagandalar sonucu hemen hemen çoğumuzun da etkisinde kaldığı konular vardır. Bunları bitirmek ve bu müstekbirler karşısında aşağılık duygusundan kendimizi kurtarmak zorundayız. Bakıyoruz, bunlar dünyaya meyletmeyen, dünyayı kıble edinmeyen, dünyanın geçici metalarına çakılıp kalmayarak dünyanın ötesinde âhiretin varlığına inanan ve tüm yatırımlarını ebedî hayatları için yapan ve bu yüzden de kendileri kadar mal-mülk toplayamamış mü'minleri küçük görürler. Birinci planda âhireti ve Rablerinin rızasını kazanmaya çalıştıkları için dünyada fakir kalmış, onlar gibi mal-mülk toplayamamış fakirleri küçümserler. Çünkü bu adamların üstünlük-alçaklık kıstasları da dünyadır, dünyanın süsü ve ziynetidir.

Dünyalık sahibi olanlar bunlara göre üstün insanlardır. Tüm plan ve programları dünya içindir. Hayatın, dünyanın, dünyalık şeylerin, paranın, pulun, makamın, mansıbın kulu, kölesi olarak değil de efendisi olarak kalmayı tercih edenler… Dünyada çok yüce idealleri gerçekleştirmek için çırpınanlar Allah katında üstün iken, bunlar nazarında düşük insanlardır. Böyle insanlarla alay ederler. Varsın kendilerini üstün görsünler ve bununla avunsunlar ama bakın Allah diyor ki: “Mahlukâtın en şerlileridir onlar.” (Mâide 60) Dünyanın en değersiz, en adi insanlarıdır bunlar. Ama buna rağmen işte kendi hayatları kendilerine süslü gösterildiği gibi, etkileri altına aldıkları biz zavallıları da kendi pis dünyalarının kutsallığı hegemonyasına çekmeye çalışıyorlar. “Gelin ey müslümanlar, bu içinde bulunduğunuz kötü durumdan kurtulmak istiyorsanız siz de bizim gibi olun. Siz de bizim gibi düşünün. Siz de bizim gibi yaşayın” diyerek bizi de kendi cehennemlerine çekmeye çalışıyorlar. Ama inşallah biz onların bu zavallılıklarına, bu oyunlarına gelmeyeceğiz. Çünkü istedikleri kadar serveti, samanı kıstas alarak bizi küçük görsünler, bakın Bakara’da Allah buyurur ki: “Çünkü sakınanlar, takva erleri kıyâmet günü onların üzerindedirler. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırandır.” (Bakara 212) Sadece öbür tarafta üstte değildir müslümanlar. Dünyada da üstündür müslümanlar. Müslümanlar hem dünyada, hem de ahirette kâfirlerden üstündürler.

(A.KÜÇÜK)

“Veylûn li-kûlli hûmezetin lûmezeh” yazıklar olsun, vay gele şu hümeze lümeze takımına. “Hûmeze ve lûmeze” kavram çifti demiştim, iki kutupluluğunu ifade eder Kur’an’ın meseni özelliği gereği. Biri gizli biri açık, biri arkadan biri önden çekiştirmeyi ifade eder. Lügatlarda ki tüm karşılıklarına baktığımızda vardığımız sonuç bu. Hûmeze genellikle bir kişiyi o yokken çekiştirmek, karalamak, ayıplamak, tahkir etmek. Lûmeze diye de bir kişiyi yüzüne karşı hatalarını vurmak, ayıplarını vurmak, ayıplarını yüzüne vurmak manasına geldiğini görüyoruz.

Özünde bizim dilimizde ayıplama, karalama, çekiştirme gıyapta yapılana da gıybet denilir. Aslında etin hükmünü soranlar gıybet ediyorlarsa eğer, insan eti yemenin hükmünü sormalıdırlar. Doğu toplumlarının temel bir hastalığı belki ondan Kur’an bu hastalık üzerinde ciddi biçimde duruyor. Kur’an insanı bedevilikten medeniliğe çağırıyor. Bu anlamda bu kavram çifti bize ahlaki bir zemin oluşturuyor. Birbirinizi ne yüzünüze ne arkanıza çekiştirmeyin, dedikodu yapmayın. Muhasip değilsiniz Allah sizi hesaba çekecek. Siz Allah’tan rol çalmaya kalkmayın.

İnsan eti yemek, hani Kur’an; “…fekerihtûmûh”. (Hucurat/12) diyordu ya. Kardeş eti yemekten bahsediyor ve arkasından da tiksindiniz değil mi diyordu. Evet, tiksindirici bir şey. Bakıyorum bazen mü’minler işte tavuk şöyle kesilirse hükmü ne olur, kasap eti şöyle keserse hükmü ne olur, içinde emülgatör 428 varsa hükmü ne olur, lesitin şu varsa hükmü ne olur, jelatin varsa hükmü ne olur diye güzel bir hassasiyet sergiliyorlar. Fakat bu hassasiyeti sergileyenlerin çoğuna bakıyorum insan eti yersek ne olur diye hiç sormuyor, düşünmüyor bile.

Kur’an insan eti yemek diyor gıybete, arkadan çekiştirmeye. Bunu söyleyince hemen itiraz şöyle yapılıyor; Ama biz olmayanı söylemedik ki olmuş olanı söyledik. Evet efendim olmuş olan gıybettir. Olmamış olanı söyleyince iftira oluyor, o ayrı bir şey onun hükmü de ayrı, cezası da ayrı. Olmuş olan, var olan ama duyunca hoşuna gitmeyecek olan konuştuğunuz kimsenin duyunca hoşuna gitmeyeceği şeyleri arkasından söylemek gıybet oluyor.

İşte bu manada eğer toplum ondan zarar görecek ise bu zararı telafi etmek için söylenen şey gıybet değildir. Kamuya mal olmuş insanların kamu önünde yaptıkları hataları dile getirmek gıybet değildir. Yine kamuya mal olmuş, topluma mal olmuş insanların gerçekte hakikate uygun olmayan ve başkalarının onu iyi zannetmesi halinde kötülüğü, söz konusu olan hususları dile getirmek gıybet değildir.

Eleştiri ile, çirkinliği tarif ile günahı dile getirmekle kötü şeyden sakındırmak için emri bil ma’ruf, nehy-i anil münker yapmak için, iyiliği önerip kötülükten sakındırmak için kötü olanı dile getirmek gıybet cümlesinden değildir elbette. Kötülük zaten kötüdür, kötünün gıybeti değil, kötülüğü sakındırmak maksadı ile, mev’ize maksadıyla, öğüt maksadıyla tarifi ve tasnifi yapılır.

Bunun dışında kalan kişisel, bireysel, insanın onuruna yönelik her türlü gıyapta taarruz gıybettir ve gıybet mü’minin ismetine, insanın ismetine hakarettir. Onun için burada onun da daha ötesinde müşrik muhataplar üzerinden bir ders verildiğine göre gıybet dostların, veya aynı inanca mensup insanların kendi ismetlerine dönük bir ihlal, bir hata. Ama burada asıl insanın insanlığına dönük bir temel problem dile getiriliyor hûmeze, lûmeze ile.

Bu temel problemin arka planında yatan şey çok daha derin. Burada ilk muhatap olan müşriklerin mü’minlere, mü’minlerin yüzüne veya arkasından yaptıkları alay, küçümseme ve tahkir dile getiriliyor.

Malumunuz Mekke de mü’minlere yönelik saldırı 4 aşamalı olarak gerçekleşmişti. Yani Mekke müşrik ortamının imanın erlerine karşı 4 aşamalı bir planı vardı ve bunu yürüttüler.

1–Gelen vahyi, hakikati suskunlukla karşılamak, olmamış gibi görmek, görmezden gelmek, unutuluşa mahkûm etmek.

2– Alay, hakaret, tahkir. İşte burada ikinci aşamayı gösteriyor. Bu sûre 2. aşamanın yürürlüğe girdiği, müşriklerin imana karşı mücadelesinde 2. aşamayı yürürlüğe koydukları bir zaman diliminde inmiş bir sûre. Tahkir, alay, hakaret, küçümseme işte bu.

3– İftira.

4 – Fiili eziyet, eza, cefa ve hatta öldürme idi. İşte bu 2. aşamayı gösteren bir sûre.

“Veylûn li-kûlli hûmezetin lûmezeh” önden ya da arkadan, açıktan ya da gizli olarak çekiştiren, tahkir eden alay edenlerin topuna birden veyl olsun, yazıklar olsun.

1 Humeze-lumeze gibi kavram çiftleri, tıpkı muzzemmil-muddessir çifti gibi genelde bir mânanın iki kutbunu ifade ederler. "Gizli-açık, arkadan-önden" çevirisinin gerekçesi budur. Kur'an'daki tüm kullanımlarından yola çıkarak el-hemz'in arkadan el-lemz'in de yüzüne yapılan çekiştirme ve karalama olduğunu söyleyebiliriz. Niçin ism-i fail olarak hemmâz ve lemmâz gelmemiş sorusunun cevabı açıktır: Günahkârı değil günahı hedef almak için.

(M.İSLAMOĞLU)

[Ek bilgi; GIYBET TÜRLERİ

1- Alenî sade gıybet: Sevgili Peygamber (a.s.m.) gıybeti “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” şeklinde tanımlamış; (1) “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir” (2) demiştir. Bir kişinin gıyabında ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan bir şeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir. Eğer hakkında konuştuğunuz kişi huzurda olsaydı, cümlelerinizi, hatta o andaki duruşunuzu değiştirme ihtiyacı duyar mıydınız? Eğer öyleyse- doğruları söylemeniz şartıyla- yaptığınızın adı gıybettir ve bu, gıybetin en sade formudur.

2- İftiralı gıybet: Peygamber (a.s.m.) devam eder: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” (3) İftira, kusurların en çirkinidir. Eğer gıybet ederken kullandığımız bilgi bizzat kendi gözlemimize ait değilse, başkasından duymuşsak, dilden dile kesinlikle değişime uğramıştır ve tam olarak doğru değildir.

3- Gizli gıybet: Çoğu zaman yaptığımız, kalbimizden geçirmek, yani zannetmek sûretiyle gıybete girmektir. Gıybetin ne kadar kötü olduğunun vurgulandığı âyette, Kur’ân şöyle der: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın.”(4) Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini almaktan kendini kurtaramaz. Hazret-i Gazalî, bunu ‘kalp ile gıybet’ şeklinde tanımlamış; ‘bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini’ bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, ‘gözü ile kötü birşeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak’ şeklinde tarif etmiştir.

Peygamber (a.s.m.) der ki, “Bir kimse kardeşini bir kusur ile ayıplarsa, o kimse ölmeden o kusuru işler.” Başkalarının hoşlanmadığımız özelliklerinin hangi şartlardan kaynaklandığını nereden biliyoruz? Kimlerin hangi zorluklar yoluyla kaderleri tarafından eğitildiklerini bilmeksizin, kimi kusurlu gözüken yönlerinin gizli bile olsa gıybetini yapmaya ne hakkımız var!

4 - Münafıkâne/ikiyüzlü gıybet: Gıybetin en utanç verici biçimidir ki, İmam Gazalî buna ‘münafıkâne gıybet’ demiştir. Gıybeti yapan şöyle der: “Allah affetsin, o da bizim gibi bazen karıştırıyor,” “İnşallah düzelir, daha iyi olur.” Bu gibi sözlerle görünürde hakkında konuştuğu kişiyi sevdiğini, iyiliğini dilediğini demeye çalışmakta; ama gizliden gizliye de o kişinin bozulmuş olduğunu, yanlışlar yaptığını ima etmektedir.

Dinleyenin ikiyüzlülüğü de şu şekildedir: “Boş ver gitsin, gıybet oluyor.” Bunlara benzer sözleri söylerken, aslında gıybeti gerçekten engellemek istemiyor; görünürde aksini savunsa da, içten içe o kişi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanıyor.

5- Söz taşımalı gıybet: İnsanların sözlerini muhataplarına ara bozmaya yol açacak şekilde taşımak biçimindeki gıybettir. Şöyle der Peygamber (a.s.m.): “(Arabozucu) söz taşıyan cennete giremeyecektir.” (8) Kur’ân bizi uyarır: “Ey inananlar, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (9)

Hasan-ı Basrî şöyle der: “Başkalarının sözünü sana ileten, getiren, muhakkak senin sözünü de başkalarına iletir. Zira onun yaptığı hem gıybet, hem zulüm ve hıyanet, hem de aldatma ve haset, hem nifak, fitne ve hiledir.”  Elbette başkalarının sözlerini nakletme hakkımız var. Ama, “Sevgili arkadaşım veya aziz hocam şöyle demişti...” gibi bir dostluk ifadesiyle başlayacak isim zikrini, ancak sözün sahibinin güzel ve duyduğunda hoşuna gidecek olumlu sözleri takip edebilir. Yoksa, “Adam senin -veya filancanın- hakkında dedi ki...” şeklinde başlayıp, sözün sahibini üzecek bir cümle söyleyen, kendisini felaketler arasından felaket beğenmeye hazırlansın.

6- Kitlesel gıybet: Yukarıda ayrımlaştırılan gıybet türleri tek tek bireyler hakkında olabileceği gibi kitleler ve insan toplulukları hakkında da olabilir. Bir topluluk hakkında gıybette bulunanın kurtulabilmesi için o topluluğun tümünden affedilme dilemesi gerekir. Kitlesel gıybet, bir insanın irtikap edebileceği, altından kalkılması en zor, en acınası, en dehşetli gıybettir. Yukarda geçen âyetin “. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız...”(11) şeklindeki bölümü, ‘bir kavme sataşma’ terimiyle suçun kitlesellik tehlikesine vurgu yapmaktadır.

7- Paylaşımlı/ortaklaşa gıybet: Gıybeti yapan, sadece onu söyleyen veya ima eden değil, aynı zamanda rıza ile dinleyendir veya yapmasa da yapılmasından hoşlanandır. Cinayeti izlerken gücü yettiğince karşı koymayan da katil sayıldığı gibi, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale etmeyen de tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Gıybet bu yönüyle -gizli biçimi hariç- ancak birden fazla kişinin ortaklaşa irtikap edebileceği fuhuş gibidir.

Sevgili Peygamberin(a.s.m.) “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” (12) şeklindeki sözü, gıybeti dinleyenin sorumluluğuna işaret eder. Hatta bu hadis, gıybeti yapandan çok, yanında gıybet yapıldığı halde derhal müdahale edip kardeşinin onurunu korumayanı tehdit ediyor.

 GIYBETTEN NASIL KORUNURUZ?

İşte çözümler:

1 - Gıybet yapmamak…

2 - Övünmemek ve başkalarını küçümsememek…

3 - Kıskanmamak/kıskandırmamak…

4 - İkiyüzlü olmamak…

5 - Kendini temize çıkarmamak…

6 - Eğlence için aşağılamamak…

7 - Üzüntü veya öfkeye teslim olmamak…

8 - Alışkanlığa direnmek…

9 - Gıybet salgınına karşı korunmak…

10 - Failleri gizlemek…

Sonuç: Görüyoruz ki gıybet konusunda hepimiz kendimizi eğitmeliyiz. Gıybetten korunmayı bize ancak biz öğretebiliriz. Bu bir yetenektir, bir kişiliktir, bir alışkanlıktır. Okumakla öğrenmiş olmayız, uygulayarak alışkanlık ve tutum hâline getirebildiğimiz ölçüde başarılı oluruz. Sadece empati yapalım; kendimizi gıyabında konuştuğumuz insanların yerlerine koyalım. Ya onların geçmişini aynen yaşamış olsaydık, acaba onlardan farklı mı davranacaktık? İnsanların hata yapabileceklerini ve her hatanın eleştiriyi hak etmeyebileceğini göreceğiz. Başkalarını ayaklarımız altına aldığımız sürece, başımızı ayakların altından kurtaramayacağımızı unutmayacağız.

(Muhammet Bozdağ)]