DUHÂ SURESİ


Ayet Getir
93-DUHÂ 4. Ayet

وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَى

Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.

Bayraktar Bayraklı

Gerçekten işin sonu senin için başından daha iyi olacaktır.


Edip Yüksel

Senin için son baştan daha iyidir.


Erhan Aktaş

Senin için gelecek, geçmişten hayırlı olacak.


Muhammed Esed

öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak!


Mustafa İslamoğlu

Kaldı ki, sonrası senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır;


Süleyman Ateş

Senin sonun, ilkinden iyi olacaktır.


Süleymaniye Vakfı

Senin için ilerisi, şimdikinden elbette iyi olacaktır.


Yaşar Nuri Öztürk

Sonrası, senin için öncesinden elbette ki daha mutlu ve kutlu olacaktır.


Ayetin Tefsiri

 

MEAL

4.) Kaldı ki, sonrası senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır;4

5.) ve zamanı gelince Rabbin sana bahşedecek, sen de (bundan) hoşnut ve memnun olacaksın.

(M.İ)

4.) [Bil ki] gelecekte yaşayacakların, geçmişte yaşadıklarından daha iyi olacaktır.

5.) Çünkü rabbin sana ileride birçok nimetler verecek, sen de hoşnut olacaksın.

(M.Ö)

4.) “Kesinlikle bilesin ki âhir senin için ûlâdan daha hayırlı olacaktır.”

5.) “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.”

(A.K)

4-5.) Bu sebeple müşriklerin iftiralarına ve alay etmelerine aldırma, görevine devam et! Zira vahyin gelişi kesilmeyecek hem senin hem de tebliğ ettiğin tevhit davasının yarını, dününden daha iyi olacaktır. Allah’ın yardımıyla ileride zafere ulaşacak ve birçok nimete sahip olacaksın!

(H,E;M,C)

 

TEFSİR

“İşin sonu” diye çevirdiğimiz âhiret ile “öncesi” diye çevirdiğimiz ûlâ kelimelerinin buradaki anlamları konusunda iki yorum yapılmıştır: a) Senin bundan sonraki hayatın bundan önceki hayatından daha güzel ve başarılı olacak, özellikle peygamberlik görevinin sonu başlangıcından daha verimli olacak, b) Ebedî olan âhirette cennetteki hayatın geçici olan dünya hayatından daha güzel olacak. Bize göre, –bu âyetlerin inmesine sebep olan putperestlerin, “Artık Muhammed’e vahiy gelmiyor; Allah onu unuttu” gibi sözler söyleyerek (Buhârî, “Tefsîr”, 93) Peygamber’in sonunun geldiğini, davasının fiyasko ile biteceğini ummaları karşısında– Allah Teâlâ, resulünün sonunun gelmesi şöyle dursun, bundan sonraki hayatının, peygamberlik faaliyetlerinin ruhanî tekâmülünün öncekinden daha verimli, daha başarılı olacağını müjdelemiştir.

(DİYANET TEF.)

 

"Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın."

Sûre akışına devam ederek, Rasulullah'a daha yolun başından beri Rabbinin kendisine karşı tutumunu hatırlatıyor ki Rabbinin kendisine ne güzel şeyler yaptığını, kendisine olan sevgisini, ona olan feyzini zihninde canlandırsın ve rahmetin, sevginin, ilahi dostluğun gerçekleştiği yerleri yeniden hatırlayarak doyuma ulaşsın, tatmin olsun. Bu öylesine üstün bir nimet ki böylesine son derece mükemmel olarak onu anmak ve hatırlatmak o nimeti canlandırıyor.

(S.KUTUB)

4. Allah (c.c.) bu müjdeyi Rasulullah'a öyle bir zamanda vermiştir ki, o dönemde Rasulullah'ın bir avuç Müslümanla görünüşte muzaffer olmasına küçük bir ihtimal bile yoktu. Mekke'deki İslam'ın mumu her an sönecek gibiydi ve her taraftan İslam'ı yok etmek için fitne rüzgarları esiyordu. Tam o sırada Allah (c.c) Nebi’yi Ekrem'e (s.a) şöyle diyordu: Perişan olmayın, üzülmeyin. Başlangıçtaki zorluktan sonra her gelen merhale daha iyi olacaktır. Senin gücün, izzet, şeref ve kadrü kıymetin artacaktır. Tesir ve nüfuzun yayılacaktır. Bu vaad sadece bu dünya ile sınırlı değildir. Ahirette de senin mertebe ve derecen yükselecektir. Taberani Evsat'ta ve Beyhaki Delail'inde İbn Abbas'tan nakletmiştir ki, Rasulullah şöyle buyurdu: "Bütün fetihler, benden sonra ümmetimin muzaffer olacağını göstermiştir. Bunun için de ben memnun oldum." Bunun üzerine Allah (c.c) "Ahiret senin için bu dünyadan daha iyidir" buyurmuştur.

5. Yani, Rabbinin vermesi gecikmiştir. Amma çok yakında Rabbin sana o kadar çok verecek ki sen memnun olacaksın. Bu vaad Rasulullah'ın hayatında bile gerçekleşmiştir. Arabistan'ın Güney sahilinden Kuzey'den Roma İmparatorluğunun Şam vilayetine ve Fars İmparatorluğunun Irak sınırına kadar; Doğu'da Fars körfezinden Batı'da Kızıldeniz'e kadar olan bütün bölgeler İslam'ın sultası altına girmiştir. Arab tarihinde bu topraklar ilk defa bir kanun ve zabıtaya tabi olmuştur. Hangi güç İslam'a karşı çıkmışsa parçalanmıştır. "La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah" sesi her yerde yankılanmıştır. Bu ülkede müşrikler ve Ehl-i Kitap kendi yalan davalarında sonuna kadar direnmişlerdi. O bölgedeki insanlar İslam'a boyun eğmekle kalmamışlar, aynı zamanda O'na gönülden de bağlanmışlardı. İtikad, ahlak ve amelde büyük bir inkılâb meydana gelmişti. Bütün insanlık tarihinde cehalete batmış bir kavmi 23 senede bu kadar değiştiren, Asya, Afrika ve Avrupa'nın büyük bir kısmında yayılan, hâkim olan, dünyanın her köşesinde varlığını hissettiren Rasulullah'ın bu hareketine benzer bir hareket görülmez. Bütün bunlar, Allah'ın Rasulü'ne bu dünyada verdiği nimetlerdir. Ahirette verilecek nimetleri tasavvur etmek bile mümkün değildir. (Bkz. Taha an: 112)

(MEVDUDİ)

Tefsir kitapları burada senin için âhiret dünyadan daha hayırlı olacaktır, şeklinde bir anlamı tercih etmişlerse de, ben bu anlayışı biraz zayıf gördüğüm için böyle söyledim. Buradaki âhiret, bildiğimiz âhiret mânâsına gelebileceği gibi, aynı zamanda âhir, son anlamına da gelmektedir. Öyleyse bilesin ki ey Peygamberim son senin için daha hayırlı olacaktır demek daha münasip olacaktır. Çünkü o zaman bu son ifadesiyle hem dünya, hem de âhiret ikisi birden kastedilmiş olacaktır. “Ûlâ” birinci, ilk, önceki anlamınadır. Yâni hem dünya anlamına geldiği gibi hem de her konuda ilk anlamına gelecektir. Öyleyse ey Peygamberim, biraz vahiy kesildi diye sakın üzülme. Unutmayasın ki sonralar senin için iyi olacaktır. Sonralar senin için ilklerden, yani öncelerden daha hayırlı olacaktır, diyor Rabbimiz.

Âhiret senin için ûlâdan daha iyidir. Âhiret, âhir, iki mânâya geliyor: Biri evvelin, öncenin mukabilidir, ötekisi de dünyanın mukabilidir. Önce bir şey vardı, bir durum vardı ya, işte âhir de ondan sonraki şey, ondan sonraki durumdur. Yani senin bir sonraki durumun, bir sonraki hayatın bir önceki durumundan, bir önceki halinden daha hayırlı olacaktır Peygamberim deniliyor. Bir de âhir, âhiret dünyadan sonraki hayattır, âhiret günüdür. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Peygamberim, endişe etme! Senin için bir sonra gelecek saat, bir sonra gelecek gün, bir sonra gelecek ay, yıl, önden, öncekinden daha hayırlı olacaktır. Bir sonraki dönemin bir önceki döneminden daha hayırlı ve güzel olacaktır. Meselâ peygamber olmadan geçirdiğin hayatının ilk günlerine nazaran şimdi peygamber oluşun daha hayırlıdır. Vahyin geldiği günlere nazaran bir anda kesilivermesi senin için daha hayırlıdır. Vahyin kesilmesine nazaran şu anda tekrar böyle başlayıvermesi senin hakkında daha hayırlıdır. Bu sûreden sonra diğer sûrelerin gelişi senin için daha hayırlı olacak. Medine’ye hicretin, orada cemaatı oluşturman, sonra Mekke’yi terk etmen, sonra Medine’de devlet kurman, sonra Mekke’yi fethetmen, sonra dâvânın galibiyetini görmen, tüm Arabistan yarımadasının Müslüman oluşu, tüm dünyaya İslâm’ın yayılışı ve nihâyet bütün bu güzelliklerden sonra vefatın, ondan sonra âhiret nîmeti, hep senin için hayırlı olacaktır. Zira bunların hepsi seni Makam-ı Mahmud’a ulaştıracak, Rabbinin rızasına götürecek, hayırlı sona götürecek hayırlı şeylerdir.

Yani senin için her gelecek bir öncekinden hayırlı olacaktır. “Ey Peygamberim âhiret senin için dünyadan daha iyidir, öyleyse hiç yaşama dünyada, hemen ölüver,” diyemeyiz. “Hiç durma dünyada” diyerek bu âyetin Rasûlullah’ı ölüme dâvet ettiğini söyleyemeyiz. Peygamberim, her yarın senin hakkında bir önceki günden daha hayırlı ve güzel olacaktır. Her gelecek senin hakkında hayırlı olacaktır diyoruz. Eğer biz de onun yolunun yolcusu olabilirsek, biz de onun yaşadığı gibi bir hayat yaşayıp, onun sorumluluklarını üstlenebilirsek bilelim ki bizim de hayatımızın her sonrası öncesinden daha hayırlı olacaktır. Her gelecek bizim için de bir öncekinden hayırlı olacaktır. Tayinimiz çıksa da, hapse girsek de, mal kazansak ta kaybetsek de, çocuğumuz olsa da, ölse de, bu bir imtihandır, onu değerlendirirsek, başımıza gelenin, onunla imtihan olunduğumuz şuurunda olursak, o bizim için hayırlı olacaktır. Zira o bizi mutlu sona ulaştırmaktadır, cennete götürmektedir.

Düşünün, bir kadın mutfakta doğradığı soğanın acısıyla ağlasa bile onun için üzücü ve yorucu olmaz. Niye? Çünkü bu kadın doyuma gidiyor da ondan. Az sonra doyacak ve tüm çektiklerini unutacak. Veya meselâ fakir birisinin doyuma ulaşma adına, ehlinin, çoluk-çocuğunun rızkını kazanıp, karınlarını doyurup, akşam yüzlerini güldürme adına gündüz çalışarak yorulup terlemesi zor gelmez ona. Niye? Çünkü ehlini ve kendisini doyuma götürüyor da ondan. Öyleyse Allah’ın Rasûlünü Makam-ı Mahmud’a ulaştıracak her şey onun için hayırlıdır. Sonunda onu cennete ve Rabbinin hoşnutluğuna götürecek başına gelen her şey onun hakkında hayırlıdır.

5. “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.”

Rabbin seni unuttu, Rabbin seni terk etti, sana darıldı diyenlere bir şamar vuruyor Rabbimiz bu âyetiyle. Bakın buyuruyor ki: “Peygamberim! Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın. Yani sen razı oluncaya kadar verecek Rabbin sana. Seni razı edene kadar verecek.” Kimileri Kur’an’da en müjdeli âyetin: “Ey mü’minler Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin...” âyetinin olduğunu söylerler. Halbuki bu âyet ondan çok daha büyük bir müjde ihtiva etmektedir. Zira bu âyet Rasûlullah Efendimizin büyük şefaatini, şefaat-i uzmâsını anlatır. Allah, Rasûlullah Efendimiz razı olana kadar, onu razı edene kadar ona vereceğini söylüyor. Ne büyük bir müjde değil mi? Allah’ın Resûlü ümmetinden tek bir kişi kalmayıncaya kadar şefaat isteyecek. Bir tek kişi kalsa yine razı olmayacak, onu da isteyecek Rabbimizden ve Rabbimiz de onu razı edene kadar verecek.

Tabiî ki Allah’ın Resûlü Rabbinden ne isteyeceğini, ne istemeyeceğini bilir. Bu konuda asla hata etmez. İstenmemesi gerekeni istemek, istenmesi gerekeni ihmal etmek gibi bir hikmetsizliği yapmaz Peygamberimiz. Meselâ farz edin ki sizi çok seven, sizin de kendisini çok sevdiğiniz bir arkadaşınız var. Bu arkadaşınız bir gün hapishane müdürü, hapishane sorumlusu, yetkilisi olsa, sizin tanıdığınız bir başkası da hapse girse, “Onu salıver arkadaş” der misiniz? Veya, “Arkadaş tüm hapishaneyi boşaltıver, oradakilerin hepsini salıver” der misiniz? Ondan böyle bir şey ister misiniz? Diyemezsiniz, değil mi? Yani sizi hiç kırmayacak birisi olsa bile diyemezsiniz ona bunu. Neden? Çünkü oradakilerin durumunu siz bilmezsiniz. Onların sicilini tutan siz değilsiniz. Orada işlediği cürümlerden dolayı çürümesi gerekenler de vardır, haksızlığa uğradığı için bir saat bile orada tutulmayıp salıverilmesi gerekenler de vardır değil mi? Onun için bunu nasıl diyebilirsiniz?

İşte aynen bunun gibi, Rasûlullah da öyle demeyecek tabii. Herkesi istemeyecek Rabbinden de, ancak istenmesi gerekenleri isteyecek. Çünkü o da biliyor imtihanı. O da biliyor kurtulması ve cezaya çarptırılması gerekenleri. Eğer meseleyi genelleştirirsek, burada anlatılan Allah’ın, Rasûlullah Efendimize onu razı edinceye kadar vermesi, ya da verdikleriyle onu razı etmesi sadece âhirette, âhiretle alâkalı değildir. Sadece âhirette verilecekler değildir. Bu ifade aynı zamanda dünyayı da kapsamaktadır. Dünyada da razı edinceye kadar Peygamberine ve onun yolunun yolcularına verecektir. Yani ben Rabbimle irtibatımı kesmeyeceğim. Sürekli O’na kulluğumu, O’nunla diyalogumu sürdüreceğim. Rabbimi kendimden razı edeceğim. O’ndan ve O’nun hayat programından razı olacağım. Rabbim benim adıma ne dediyse, ne gönderdiyse, nasıl bir kulluk istediyse, ne verdiyse ondan razı olacağım.

Kitap mı gönderdi? Ondan razı olacağım. Peygamber mi gönderdi örnek olarak? Ondan razı olacağım. Namaz mı emretti? Ondan razı olacağım. Şöyle giyineceksin mi dedi? Ondan razı olacağım. Şöyle bir hukuk, böyle bir eğitim, böyle bir kazanma-harcama modeli mi dedi? Ondan razı olup başkasını aramayacağım. Evlât mı verdi? Razı olacağım. Dert mi verdi? Borç mu verdi? Sıkıntı mı verdi? Kız çocuğu, erkek evlâdı mı verdi? Bir ev mi verdi? Bir çadır mı verdi? Ondan razı olacak ve isyan etmeyeceğim. Yani bu verilenler Müslümanca bir hayatın ifadesi oldukça ben bunlardan razı olacağım. Allah’ın dinini yaşama adına başına gelenlere sabredip razı olacaktır kişi. Meselâ bir Müslüman malının tamamını Allah yolunda verse ve sonunda kendisi tuz ekmek yemeye mecbur kalsa bile bundan razıdır. Zira aslında burada razı olan kul değil, Allah’tır. Allah razı olacak ve seni razı edecek demektir bunun mânâsı. Yâni sen hayatınla Allah’ı razı edeceksin, Allah’ı razı edecek bir hayat yaşayacaksın, Allah da senden razı olacak ve seni razı edecektir. Fecr sûresinde: “Râzıyeten Merzîyyeh” deniyordu ya, işte burada da bunun tam tersi söz konusudur. Yani: “Merzîyyeten Râzıyeh” söz konusudur. Allah bizden razı ve bizi razı edecektir. Yani Allah verecek, biz de razı olacağız.

Geleceği anlatıyor Rabbimiz. Hem dünyada, hem de âhirette, Rabbin sana verecek. Rabbin sana gelecekte neler vermeyecek ki? Seni gelecek hayatında razı ve hoşnut edecek, yüzünü güldürecek, kalbini mesrur edecek her şeyi verecek. Meselâ gelecekte Bedir’de zafer verecek, Uhut’ta talim verecek, Hendek’te müdafaa verecek. Sana sahip çıkacak, senin dâvân uğruna her şeylerinden vazgeçebilecek, senin dâvâna baş koyacak ashap verecek. Sana devlet, Mekke’nin fethini, dünyanın İslâmlaşmasını verecek… Ama senden razı olduğu için verecek Allah sana. Rabbini kendinden razı ettiğin için verecek. O kadar verecek ki, sen razı olana kadar verecek. Peygamber ise razı olmayacak, tüm ümmetinden, tüm ümmetinin bağışlanmasından ancak razı olacaktır. Eğer biz ona, onun istediği gibi ümmet olduysak sevinelim. Ama ya ona lâyık değilsek? Ya onunla ilgimiz kalmamışsa? Ya onun gibi yaşamıyorsak? Ya havuzunun başından kovulacakların içindeysek? Allah yarın böyle bir duruma düşmekten korusun inşallah.

Bundan sonra Rabbimiz yukarıdaki yemin konusunu bir daha gündeme getirerek Rasûlullah’ın hayatında kendisine lütfettiği ihsanları, bağışları, nîmetleri, izzet ve ikramları anlatmaya başlayacak.

(A.KÜÇÜK)

“Ve-le’l-êğîrâtû ğâyrûn leke minê’l-ûlê” sonrası senin için öncesinden daha hayırlı olacak. “Yevm” ve “dâr”sız gelen her ahiret kelimesi Kur’an da gelecek, akıbet, sonrası manasına gelir, hem dünya için hem ahiret için kullanılır. Dolayısıyla burada da öyle kullanılmıştır. Yani hem dünyada ki geleceğin hem ahirette ki geleceğin öncesinden daha güzel olacak müjdesini içeriyor, bu ayet bir müjdedir.

 

Muhammedî davetin geleceğinin daha parlak olacağına dair bir müjde. Ki biz bu müjdenin aslında geriden gelen şahitleriyiz. Bırak darılmayı ve bırakmayı, yani kim diyor Rabbin sana darıldı ve Rabbin seni bıraktı diye. Onu bir kenara koy geleceğin, geçmişinden daha parlak olacak diyor ayeti kerime.

 

Rivayetlere göre bazıları vahyin doğal bir kesintisi sırasında ümmü cemil olduğunu söyleyen bir rivayet var mesela. Ebu Leheb’in karısı. Şeytanın seni terk etti demiş (haşa) Allah resulüne. Veya Mekke de Rabbi onu terk etti, Muhammed’in Rabbi kendisini terk etti diye bir şayia çıkmış. Öyle olsaydı “Mê vedde'âke Rabbûke ve-mê kâlê” yerine “Mê vedde’âhû Rabbûhû” şeklinde gelirdi. Yani cevap olarak bunu söyleyen 3. şahıslara cevap olarak. Rabbi onu terk etmedi şeklinde. Ama sanırım Allah resulünün bu doğal ara sırasında kendi içine böyle bir tereddüt doğsa gerek ki, acaba Rabbim vahyi kesti mi şeklinde bir tereddüt Allah resulüne hitap zamiriyle hitap ediliyor Allahu alem.

 

4 Eğer âhiret'e yevm veya dâr ilave edilmeden gelirse, bu takdirde âhiret "gelecek, akibet, sonrası" anlamına gelir ve hem bu dünyayı hem âhireti kapsar. Bu, "Muhammedi davetin geleceği bugününden çok daha parlak olacak" gaybi ihbarını içerir. Zımnen söylenen şudur: Rabbinin seni bırakması ve darılması şöyle dursun, Rabbin sana gelecekte büyük nimetler bahşedecek, tıpkı geçmişte ettiği gibi.

“Ve-lesevfe yû'tîke Rabbûke feterdâ” zamanı gelince Rabbin sana verecek, “feterdâ” ve sen de razı olacaksın. Rabbim zamanı geldiğinde ona neler verdi. Düşünün, Mekke de zor bir ortam, kor bir ortam. Taşlandı, hakarete uğradı, dövüldü, sövüldü, muhasara altına alındı, boykota tabi tutuldu, bir yudum su çok görüldü, canına kastedildi, arkadaşları, ashabı işkenceler altında inletildi, yurtlarını yuvalarını terk etmek zorunda bırakıldılar, etrafına acı çektirildi, sırtına işkembe konacak kadar ileri vardılar ve en sonunda kendisine başka bir yurt aramak zorunda bırakıldı. Taif’lere gitti, taşlandı, ayağı kan revan içinde kaldı ve her türlü acıyı gördü, çekti ve en sonunda hicretle yurdunu yuvasını terk etti.

 

Bütün bunlar oldu, peki ondan sonra ne oldu? Kendisine yeryüzünü dar eden Mekke bir gün geldi fethedildi, bir gün geldi ondan evvel hicretin 7. yılında Mekke’nin reisi Mekke’de ki yaygın açlıktan dolayı Allah resulüne gelip bir şeyler dilendi. O Mekke’nin gururlu adamları Ebu Süfyan ve çevresi Allah resulünden Mekkeli açlar için bir şeyler istemek zorunda kaldı. Allah verdi yani Allah verdi ve o da Hayber’den gelen gümüş külçelerini Mekke’nin yoksullarına dağıtılmak üzere gönderdi.

 

Dahası Mekke’yi fethetti, dünyanın en kansız fetihlerinden biri olarak. Kendisine yeryüzünü dar eden Mekke’yi fethetti ve Mekke’nin o müşrik uluları Kâbe’nin avlusunda toplanıp, boyunlarını büküp kaderlerine razı oldular. Ve başlarına neyin geleceğini bilmeksizin beklediler ve onlara Haydi dedi “İz-hebû fe-entûm tûlekâ’” Gidin siz salıverilmişlerdensiniz. Yani sizi saldım, sizi bıraktım. Onlar; Sen kerîm bir babanın kerîm bir evladı olan kerîm bir kardeşsin demek zorunda kaldılar. Düşmanları bile takdir etmek zorunda kaldı.

 

Kendisini kan revan içinde taşlatan Taif eline geçti, Hayber eline geçti. Kendisi vefat etmeden kurduğu devletin sınırları Avrupa büyüklüğüne ulaşmıştı. Vefatından çok değil 30 yıl sonra kurduğu İslam devletinin sınırları, bugün batıda İspanya’ya dayanmış, doğuda Çin’e dayanmış, kuzeyde Rusya ya dayanmış, güneyde ise okyanusa açılmış. Yani Allah verdi, öyle ki daha vefat etmeden yeryüzünün iki süper gücünün başındaki iki imparatora davet mektubu yazmış, yeryüzünün tüm meşhur krallarını davet etmiş ve sözü dinlenilir olmuş. Dahası yeryüzünde onun kadar sevilen bir fani olmamış. Allah şanını yüceltmişti. İşte “Ve-le’l-êğîrâtû ğâyrûn leke mine’l-ûlê” biz bunun şahidiyiz.

 

“Ve-lesev-fe yû'tîke Rabbûke feterdâ” Rabbin zamanı gelince sana verecek ve sen de Rabbinden razı olacaksın.

(M.İSLAMOĞLU)