ALAK SURESİ


Ayet Getir
96-ALAK 5. Ayet

عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

Allemel insâne mâ lem ya’lem.

Bayraktar Bayraklı

İnsana bilmediğini öğretti.


Edip Yüksel

İnsana bilmediklerini öğretti.


Erhan Aktaş

İnsana bilmediğini öğretti.


Muhammed Esed

insana bilmediğini belleten!


Mustafa İslamoğlu

O insana bilmediklerini öğretti.


Süleyman Ateş

İnsana bilmediğini öğretti.


Süleymaniye Vakfı

İnsana bilmediğini öğretmiştir[*]. [*] Bakara 31. âyette şöyle buyrulur: ”Allah, Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,” Bu âyette de Allah’ın kalemle öğrettiği bildirilmektedir. Demek ki, yazıyı öğreten Allah, onu ilk öğrenen de Âdem’dir. Zaten Allah Teâlâ’nın yazıya geçirmediği bir emri yoktur. Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey, onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır. (Hadîd 57/22)


Yaşar Nuri Öztürk

İnsana bilmediğini öğretti.


Ayetin Tefsiri

MEAL

5.) O insana bilmediklerini öğretti.6
(M.İ)
5.) Ona bilmediklerini öğretmiştir.
(M.Ö)

TEFSİR

“Nüzûlü” bölümünde açıklandığı üzere bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup ona ve onun şahsında bütün müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve bilmenin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır (ayrıca bk. Bakara 2/31). Âyette Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir. Kuşku yok ki yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir. Bu sebeple “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak Hz. Peygamber’in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan rabbinin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Âyete “Yaratan rabbinin adına oku!” şeklinde de mâna verilebilir. Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir. Âyette “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyurularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır. İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde inceleme ve araştırmalar yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lutufları görmezlikten gelerek Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak büyük bir nankörlüktür. Sözlükte “yapışmak, asılmak, sevgi, ilgi, kan emen kurtçuk” gibi anlamlara gelen alaka kelimesinin çoğulu olan 2. âyetteki “alak” ile aşılanmış yumurtanın ana rahminin iç cidarına asılı vaziyetinin (zigot) kastedildiği anlaşılmaktadır. Âyetler insanın kâmil bir varlık haline gelmesi için önce yaratanı, sonra da yaratılanı yani kendisini ve evreni tanımasının gerekli olduğunu gösterir (insanın yaratılış safhaları hakkında bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23/14). “Nüzûlü” bölümünde anlatıldığı üzere Cebrâil Hz. Peygamber’e “oku” dediğinde o okuma işinin okuma yazma bilenler tarafından yapılabileceğini düşünerek “Ben okuma bilmem” demişti. İşte 3. âyet, bir bakıma Resûl-i Ekrem’in bu dolaylı özür beyanına bir cevap olmaktadır. Buna göre Allah’ın keremi sonsuzdur; O, insanı “alak”tan yaratıp mükemmel bir varlık haline getiren ve peygamberlik gibi yüce bir makama kadar erdiren kudretiyle, dilediği kullarına normal yollardan, yani kalemi ve diğer bilgi malzemesini kullanarak bir hocadan bilgi almasını sağlayarak okumayı öğretir, ama O, kullarından dilediğine, bir öğretici ve öğrenim aracılığı olmadan bilgi öğretmeye de kadirdir. 4 ve 5. âyetlerde kalemin önemi vurgulanmıştır; çünkü kalemde sayılamayacak kadar çok ve büyük faydalar vardır. Kalem vasıtasıyla ilimler tedvin edilmiş, hikmetler kaydedilmiş, öncekilerle ilgili haberler, bilgiler zaptedilmiş, Allah tarafından indirilmiş olan kutsal kitaplar yazılmıştır; kısaca uygarlıklar kalem sayesinde süreklilik kazanmış, kuşaktan kuşağa aktarılmış; Allah kalem vasıtasıyla insana bilmediklerini öğreterek onu cehalet karanlığından kurtarmış, ilmin aydınlığına kavuşturmuştur. Burada “kalem” kelimesinin, –işlevi ve amacı dikkate alındığında– bilinen kalemden bilgisayara kadar bütün okuma, yazma ve bilgi alıp verme araçlarını kapsadığını da belirtmek gerekir.
(DİYANET TEF.)
Bu gerçeğin yanı sıra, öğretme gerçeği, Rabbin insanı "Kalemle" öğretme gerçeği ortaya çıkmaktadır. Çünkü kalem eskiden olduğu gibi bugün de, insan hayatına en geniş ve en derin etkiyi yapmış ve yapan öğretim aracıdır. O zamanlar bu gerçek şu anda bizim gördüğümüz ve insan hayatında bildiğimiz biçimi ile bu açıklıkta değildi. Ama yüce Allah kalemin değerini biliyor ve insanlığa gelen en son kutsal mesajın inmeye başladığı ilk anda ve Kur'an'ın ilk suresinde kalemin önemine dikkatleri çekiyordu. Halbuki bu kutsal mesajı getiren peygamber kalemle yazabilen birisi değildi.
Şayet Hz. Muhammed bu Kur'an'ı kafasından uydurmuş olsaydı, şayet bu Kur'an vahiy ürünü olmamış olsaydı ve eğer onun getirdiği çağrı kutsal mesaj olmamış olsaydı, kalemin önemini vurgulayan bu gerçek daha ilk anda kesinlikle ortaya çıkamazdı.
Sonra sure bilginin alınacağı kaynağı gösteriyor. Bilginin tek kaynağının yüce Allah olduğunu, insanın bildiği ve bileceği herşeyi, şu varlık aleminin gizemlerine, şu hayatın ve insanın kendi nefsinin bilinmezliklerine dair çözebildiği neler varsa bunların tümünün kaynağının yüce Allah olduğunu belirtiyor. İnsanın tüm bildikleri, oradan, bir başkası daha olmayan bu tek kaynaktan, aldığını ifade ediyor.
Rasulullah'ın yüceler yücesi ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu biricik bölümle evet bu bölümle iman düşünce sisteminin geniş olan temeli atılmış oldu. Her iş, her davranış, her adım, her çalışma Allah'ın adı ile, O'nun adına yapılır. Allah'ın adı ile başlar, Allah'ın adı ile yürür, Allah'a yönelir ve sonuçta O'na varır. Allah'tır yaratan. O'dur öğreten. Doğuş ve başlangıç O'ndan’dır. Öğretme O'ndan, bilgi O'ndan’dır. İnsan öğrenebildiğini öğrenir.
Öğretebildiğini öğretir. Ama bütün bunların kaynağı yaratan ve öğreten yüce Allah'tır. "O insana bilmediğini öğretti."
Rasulullah'a o andan itibaren hayatı boyunca bütün duygularına hakim olan, dilini Allah'a bağlayan, davranış ve yönelişine etki eden kalbinin daha ilk anda almış olduğu bu ilk Kur'an gerçeğidir. Çünkü bu gerçek imanın ilk temeli oluyordu. İmam Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b. Kayyim El Cevziyye Zadu'l Mead isimli eserinde, Resulullah'ın Allah'ı zikretmesini şöylece özetliyor:
"Yaratıklar içinde yüce Allah'ı en mükemmel zikreden Resulallah idi. Hatta ağzından çıkan bütün sözler Allah'ı zikirdi. Allah ile ilgili idi. Ümmetine her emri, yasaklaması, yasa koyması Allah'ı zikri demekti. Rabbinin isimlerini, sıfatlarını, hükümlerini, fiillerini, vaadini ve ihtarını onlara anlatması hep Allah'ı zikir demekti. Allah'ı nimetleri ile övmesi, yüceltmesi, hamd etmesi tesbih etmesi, O'nun Allah'ı zikri demekti. Allah'tan istemesi, O'na dua etmesi, O'na yönelik sevgisi ve O'ndan korkması da Allah'ı zikri demekti. Susması hiçbir şey söylememesi Allah'ı kalbi ile zikri idi:' Kısacası Resulallah her an ve her şartta Allah'ını zikrederdi. Ayakta iken, otururken, yere uzanmışken, yürürken, binerken, yolculuk ederken, bir yerde konaklarken, bir yere giderken bir yerde kalırken alıp verdiği nefeslerle akıp giden hep Allah'ın zikri idi. Uykudan uyanınca, "Hamd olsun bizi öldürdükten sonra yeniden dirilene. Son gidiş ancak O'nadır." derdi. Hz. Aişe der ki: Gece uyanınca, on kere tekbir ve on kere de tehlil (La ilahe illallah demektir) getirir ve sonra on kez: "Ya Rab! Dünyanın ve kıyamet gününün sıkıntısından sana sığınırım. Senden başka hiçbir ilah yok. Seni tesbih ederim. Allah'ım senden günahlarımı bağışlamanı ve rahmetini dilerim. Allah'ım benim bilgimi artır. Bana doğru yolu gösterdikten sonra kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet bahşet. Kuşkusuz sen çok bağışlar ve verirsin" derdi. Bu rivayet Ebu Davut'da yer alır. Başka bir rivayette Resulallah şöyle buyurur:
"Bir kişi geceleyin uykusundan uyanır da, bir olan Allah'tan başka ilah yoktur, O'nun hiçbir ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'nadır, O'nun herşeye gücü yeter, hamd Allah'adır, Allah'ı tesbih ederim, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Allah en büyüktür, güç ve kuvvet ancak yüce ve ulu Allah'a aittir" der sonra da "Allah'ım beni bağışla" derse ya da başka bir dua okursa, duası kabul olunur. Bu kişi eğer abdest alır ve namaz kılarsa, namazı da kabul olunur" buyurur. Bu rivayet de Buhari de yer alır.
İbn Abbas, Peygamberin yanında geçirdiği geceyi şöyle anlatır: "Resulallah, uykusundan uyanınca başını gökyüzüne doğru çevirdi. Ve Al-i İmran suresinin "Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında gece ile gündüzün birbirini kovalayışında derin düşünceliler için birçok ibret dersi vardır." diye başlayan son on ayetini okudu. Sonra şöyle dua etti: "Allah'ım hamd sanadır. Sen göklerin, yeryüzünün ve bunlarda bulunanların nurusun. Hamd sanadır. Sen göklerin yeryüzünün ve onlarda bulunanların hakimisin. Hamd sanadır. Gerçek Hak sensin. Senin verdiğin söz hak ve gerçektir. Sözün doğru ve haktır. Sana kavuşmak hak ve gerçektir. Cennet haktır ve vardır, cehennem de haktır ve gerçektir. Peygamberler haktırlar, doğruyu söylemişlerdir. Muhammed de doğruyu söylemiştir. Kıyamet günü doğrudur mutlaka gelecektir. Allah'ım sana teslim oldum. Sana inandım. Sana güvendim. Sana döndüm. Senin yardımınla savaştım. Senin hükmüne başvurdum. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla. Gizli ve açık yaptıklarımı affet. Sen benim ilahımsın. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Güç ve kuvvet ancak ve ancak yüce ve ulu Allah'a aittir." Hz. Aişe der ki: Peygamber geceleyin kalktığın zaman, "Cebrail'in, Mikail’in ve israfil’in Rabbi olan, gökleri ve yeri yaratan, görüleni ve görülmeyeni bilen ey Allah'ım. Kullarının birbirleri ile anlaşmazlıklara düştükleri konularda sen hükmünü verirsin. Hakka aykırı davrandığım noktalarda izninle bana doğru yolu göster. Sen dilediğine doğru yolu gösterirsin" Hz. Aişe, "Peygamber namazına bu dualarla başlardı" demiş de olabilir.
"Resulallah vitir namazı kıldığı zaman, vitrin sonunda üç kez "Kuddus (Gafletten, hatadan ve her türlü eksiklikten çok uzak) olan Allah'ı tesbih ederim" der ve üçüncüsünde sesini uzatırdı."
"Evimden çıkınca, Allah'ın adı ile çıkıyorum. Allah'a güvendim. Sapmaktan veya saptırılmaktan ayağımın kaymasından, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, bilmemekten ya da cahilce davranışlara muhatap olmaktan sana sığınırım:' dedi. (Hadis sahihtir).
Resulallah der ki: "Kim evinden çıkarken, `Allah'ın adı ile çıkıyorum. Allah'a güvendim. Ondan başka güç ve kuvvet yoktur derse, kendisine,sana doğru yol gösterildi, senin yönetilmen üstlenildi, sen koruma altına alındın, denir. Ve şeytan ondan uzaklaşır" (Hadis hasen hadistir.)
İbn Abbas Peygamberin yanında geçirdiği geceyi ve gördüklerini şöyle anlatır: Peygamber sabah namazına kalktı ve şöyle dedi: "Allah'ım, kalbime aydınlık ver. Dilime aydınlık ver. Kulağıma aydınlık ver. Gözüme aydınlık ver.
Arkamdan aydınlık önümden aydınlık, ver. Üstümü aydınlat, ayağımın altını aydınlat. Allah'ım benim nurumu büyüt."
Merzuk oğlu Fazl Avf'lı Atıyye'den o da Ebu Said el-Hudri'den nakleder. Ebu Said'in nakline göre Resulallah şöyle buyurur: "Kim namaza gitmek üzere evinden çıkarken, `Allah'ım, senden isteyenlerin hakkı için, sana yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Ben şımararak, azarak, gösteriş olsun diye, başkaları duysun diye çıkmadım. Aksine senin gazabından korktuğum için, hoşnutluğunu arzuladığım için, çıktım. Beni cehennemden kurtarmanı, günahlarımı bağışlamanı, diliyorum. Çünkü senden başkaları günahları bağışlayamaz" derse yüce Allah bu kişi için yetmiş bin meleği, kendisi adına bağışlanmasını dilesinler diye görevlendirir. Yüce Allah namazını bitirinceye dek yüzünü bu kuluna çevirir"
Ebu Davut da Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder: "Resulallah mescide girince "Kovulmuş şeytandan ulu Allah'a sığınırım" derdi. Resulallah bunu deyince, şeytan da "Bu günün diğer anlarında da benden korundu" derdi:'
Resulallah şöyle buyurur: "Mescide girdiğinizde namaz kılınız. Bana dua ediniz. Sonra da "Allah'ım bana rahmet kapılarını aç." deyiniz. Mescitten çıkınca ise: "Ya rabbi senin ihsanından ve fazlından istiyorum" deyiniz." Bir rivayete göre Resulallah mescide girince, Muhammed'e ve ona uyanlara dua eder ve sonra "Allah'ım benim günahlarımı bağışla. Bana rahmetinin kapılarını aç." Mescitten çıkınca da, yine Muhammed'e ve ona uyanlara dua eder ardından da "Allah'ım benim günahlarımı bağışla, ihsanının kapısını bana aç" diye dua edermiş.
Resulallah sabah namazını kıldığı zaman namaz kıldığı yerde oturarak güneş doğana kadar Allah'ı zikrederdi. Sabaha erince "Allah'ım senin yardımınla sabaha erdik. Senin yardımınla akşama erdik. Senin sayende yaşıyoruz. Bizim canımızı alacak olan sensin. Kabirlerimizden dirilip kalktığımızda sana döneceğiz" diye dua ederdi. (Hadis sahih hadistir). Ve derdi ki: "Sabaha erdik. Sahibi yalnız Allah olan mülk de sabahladı. Hamd Allah'adır. Bir olan Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nundur. Onun gücü herşeye yeter. Allah'ım bu gün en hayırlı olanı ve yarın da ve yarından sonra da hayırlı olanı senden diliyorum. Bugünün kötülüğünden, yarının ve yarından sonrası kötülüğünden sana sığınıyorum. Rabbim, tembellikten ve ihtiyarlayıp kocamanın kötülüğünden sana sığınıyorum. Ya Rabbi, cehennemin ve kabrin azabından sana sığınıyorum. Akşam olunca ise "Biz akşama erdik. Sahibi yalnız Allah olan bütün mülk de akşama erdi... vs." derdi. (Müslim)
Hz. Ebu Bekir Rasulullah'a "Ey Allah'ın peygamberi, sabahladığım ve akşama erdiğim zaman hangi duaları okumalıyım bana öğretir misin?" diye sorar. Resulallah da ona: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan görüleni ve görülmeyeni bilen herşeyin Rabbi, herşeyin sahibi ve her mülkün hükümdarı olan Allah'ım! Senden başka bir ilah olmadığına tanıklık ederim. Nefsimin ve şeytanın kötülüğünden ve sana şirk koşmaktan sana sığınırım. Kendi nefsime ya da bir Müslümana kötülüğümün dokunmasından sana sığınırım:' dedi. Sonra bu urdu ki: "Ey Ebu Bekir, sabaha çıktığında, akşama erdiğinde ve yatağına uzandığında bu duayı oku." Bu hadis de sahihtir. Sonra ibn Kayyım bu konuda birçok hadis zikreder.
Resulallah sarık, veya gömlek ya da aba gibi yeni bir giysi giydiğinde duasında o giysinin adını anarak şöyle derdi: "Allah'ım sana hamd olsun. Sen giydirdin bunu (giydiği ne ise onun adını söylerdi) bana. Onun ve yapıldığı gayenin Hayrını dilerim senden. Onun ve yapıldığı gayenin şerrinden sana sığınırım:' (Hadis sahihtir)
Bize gelen haberlere göre Hz. Peygamber evine dönünce, "Hamd olsun her ihtiyacımı gideren ve beni barındıran Allah'a. Hamd olsun beni yediren ve içirene Allah'a. Hamd olsun bana ihsanda bulunan Allah'a. Senden beni ateşten korumam diliyorum." derdi.
Buhari ve Müslim'de yer aldığına göre Resulallah tuvalete gireceği zaman "Allah'ım pislikten ve pis ve kötü olan şeylerden sana sığınıyorum" derdi. Tuvaletten çıkınca "Affını dilerim" der. "Benden sıkıntıyı gideren ve bana rahatlık veren Allah'a Hamd olsun" dediği de rivayet edilir. (İbn Mace)
Rasulullah'ın elini içinde su olan bir kaya sokarak daha sonra sahabelere "Allah'ın adı ile abdest alınız" dediği de rivayetler arasındadır. Rasulullah'ın gökte hilali görünce, "Allah'ım hilali bize gösterirken bizi güvenli, esenlikte ve islam dini üzere kıl. Ey Hilal! Benim ve senin Rabbimiz Allah'tır." derdi. (Tirmizi hadisin hasen hadis olduğunu belirtmiştir.)
Elini yemeğe uzattığı zaman, "Allah'ın adı ile başlıyorum" der, yemek yiyenlere besmele çekmesini emrederek, "Yemek yemeye başladığınız zaman, Allah'ın adını anınız. Eğer başlangıcında Allah'ın adını anmayı unutursanız hatırladığınız anda "Başında da sonunda da Allah'ın adı ile" deyiniz" derdi. (Hadis sahihtir)
Rasulullah'ın hayatı en ince ayrıntılarına kadar İşte böyle idi. İlk anda aldığı ve imanî düşünce sisteminin derin ve köklü temeline oturduğu kutsal emirlerin etkisi ile değişmiş ve yenilenmiş bir hayattı. İnsanın Allah'ı tanıması, O'na şükretmesi bu gerçeğin, yani yaratanın, öğretenin ve ihsan edenin Allah olduğu gerçeğinin gereklerindendi. Ama görülen manzara hiç de böyle değildi. İşte surenin ikinci bölümünün ele aldığı ve konu edindiği bu sapıklıktır.
(S.KUTUB)

Yani insan aslında ilimsizdir. Ancak Allah'ın ihsanı sayesinde onda ilim hasıl olmuştur. Allah'ın lütfuyla insana her merhalede ilim verilmiştir. Ve ilim kapıları da birbiri ardına açılmıştır. Aynı durum Ayet el-Kursi'de de gözükmektedir. "O'nun ilminden ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kazanamazlar." (Bakara 255) İnsanın ilmi gelişme zannettiği, aslında kendisinde ilim yokken Allah'ın, istediği zaman ve ona hissettirmeden ilim vermesidir.
Buraya kadar açıklananlar, Rasulullah'a ilk defa nazil olan ayetlerdir. Hz. Aişe'nin rivayetine göre, bu ilk tecrübe Rasulullah için o kadar ağırdı ki, ona tahammül edememişti. Onun için bu seferlik inandığı Rabb ile doğrudan muhatap olduğu belirtilmekle yetinilmiştir. Böylece vahyin sık sık gelmesi de başlamış oldu. Rasulullah artık Nebi olarak tayin olmuştu. Bundan bir süre sonra Müddessir suresinin başlangıç ayetlerinde nübüvvet verildikten sonra vazifesinin ne olduğu açıklanmıştır. (Bkz. Müddessir suresinin girişi)
(MEVDUDİ)
Rahmân olan Allah Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” (Rahmân:12) Beyân, mânâ nakli demektir. Yani insanın karşısındakine duyurmak istediklerinin naklidir. İnsanın karşısındakine beyan imkânı verilmiştir ki bu yeryüzünde Allah’ın varlığına en büyük delildir. Bundan daha büyük bir mucize olamaz. Zaman ve mekân birlikteliği içinde bizim karşımızdakine mânâ nakletme imkânımız vardır. İşte bakın Kerîm olan Rabbimiz keremi gereği bir ihsan olarak kalemle yazmayı öğrettiğini anlatır: “O kalemle yazmayı öğretmiştir.”
Kalemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine taşırılmasını öğretti Allah. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref değil mi? Ama o nispette de sorumluluğu büyük bir şeref tabii. Suhuflar ve tüm kitaplar bize kalem vasıtasıyla ulaşmıştır. Bilgilenme âmili kalemdir. Öyleyse bu Rabbimizin bize en büyük nîmetlerinden birisidir. Çünkü biz insanlar için en büyük nîmet vahiy nîmetidir, kitap nîmetidir. Eğer kalem vasıtasıyla, kitap vasıtasıyla bizlere vahiy ulaşmasaydı, dünyadaki hiçbir nîmetten istifâde etme imkânımız olmayacaktı.
Kalemle yazmayı ve de insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. Bilgi Allah’tandır, bilginin kaynağı Allah’tır. Allah bize bilgisini açmasaydı, bizi muhatap kabul edip kendi bilgisini bize aktarmasaydı, bizler şu anda bildiklerimizi nereden bilebilecektik? Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündünüz mü? Eğer yeryüzünden vahiy bilgisini söküp alsalar geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve ifsat. Meleklerin de ifâdesiyle insan bu iki özellikten Allah bilgisi sayesinde kurtulmuş ve insan olabilmiştir. İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halîfe yapan işte bu Allah bilgisidir. Hattâ şu anda dünyada bilinen tüm sanatlar, batı dünyasındaki mühendislik, tıp gibi bilgilerin tamamı Peygamber bilgisine dayanmaktadır. Tüm sanatlar Peygamber eliyle talim buyurulmuştur. İnsanoğlu mezar kazmasını bile bilmiyordu da mezar kazıp ölüleri defnetme sanatını Allah öğretmiştir.
Esasen ilmin yolu, ilim elde etmenin kaynağı üçtür. Yani şu anda biz ilmi üç yoldan, üç kaynaktan öğreniriz: 1.Vahiy. Başka hiçbir kaynaktan elde etme imkânı olmadan direk Allah’tan Peygamberleri aracılığıyla öğrendiğimiz bilgiler. Vahye dayanan, kitaplardan elde ettiğimiz bilgiler. Allah’ın zâtını, sıfatlarını, meleği, cini, şeytanı, kulluğu, namazı, orucu, îmanı, küfrü, cenneti, cehennemi, hayatı, ölümü, hayatın ve ölümün mânâsını, âhireti, haşr’i, neşri, oradaki hesabı, kitabı biz nereden öğrendik? Vahiy olmasaydı, vahiy vasıtasıyla Rabbimiz bu bilgilerini bize ulaştırmasaydı biz bütün bu bildiklerimizi nereden bilebilirdik? 2. Akıl. Akıl yoluyla ulaştığımız bilgiler. 3. Duyu organları. Duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bilgiler.
Bilgi kaynağımız olan bu üç vasıtanın üçü de Allah’tandır. Vahiy zaten direk Allah’tandır. Peki akıl kimden? Bu akıllarımızı nereden bulduk biz? Kim verdi onu bize? Kendimiz mi bulduk? Kendimiz mi imal ettik onu? Hayır hayır, o da Allah’ın bize bir lütfudur. Akıl dediğimiz ve kendisiyle kimi bilgilere ulaştığımız şey bizim kendi kendimize elde ettiğimiz, kendi kendimize ulaştığımız, kazandığımız bir şey değildir. Onu da bize veren Allah’tan başkası değildir. Kaldı ki eğer Allah’ın vahyi olmasa tek başına akıl da bir şeye yaramaz.
Duyu organlarımız da Allah’tandır. Onları bize veren de Rabbimizdir. Kaldı ki zaten aynen akıl gibi duyu organları da vahiysiz bir işe yaramamaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki duyu organları mevcut yasalardan hareket ederek bir bilgiye ulaşabilirler. Yani duyularımızın hareket noktaları, istinatları mevcut yasalardır. Cenab-ı Hakk’ın yeryüzüne koyduğu, soğuk, sıcak, yağmur, kar, fizik, kimya yasalarıyla hareket eder duyular. Meselâ su yüz derecede kaynar, şu derece soğukta donar. Güneş ısı ve ışık verir, uçak şöyle kalkar, gemiyi su şöyle kaldırır, yukarıdan atılan bir cisim yerçekimi kuvvetiyle şöyle düşer, ateş yakar, hava, sesi titreşimler halinde iletir gibi Rabbimizin yeryüzünde koyduğu bir kısım yasalar vardır. İşte bize yine Allah tarafından verilmiş olan duyu organlarımızın hareket noktaları bu mevcut yasalardır. Rabbimiz bir anda kendi koyduğu bu yasaları değiştiriverse duyuların verileri beş para etmez.
Meselâ ateşe verilen yakma fonksiyonu alınıverse, İbrahim’i onunla yakmak isteyen Nemrut’un duyuları bir anda dumura uğrayıverir. Veya Allah bir anda güneşten ateş yağdırıverse şu anki duyularımızın verileri altüst olur. Suya koyduğu kaldırma yasasını bir anda değiştiriverse Rabbimiz, Firavunlar boğulur gider. Meselâ yazın kavurucu sıcağında bir anda olağan yasasını bozarak gökten kar boşandırıverse Allah, veya içtiğimiz su bir anda ateş oluverse duyularımızın önceki bilgileri boşa çıkacaktır. Yani unutmayalım ki duyularımızı da, o duyularımızın hareket noktaları olan bu yasaları da koyan Allah’tır. Onlarla elde ettiğimiz bilgiler de Allah’tandır. Bunların dışında ne kaldı? O halde tüm bilgiler Allah’tandır. İnsana bilmediklerini öğreten Allah’tır ve en sonunda tıpkı melekler gibi bizler de şunu demek zorundayız:
“Ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mükemmelsin! Eksiğin yoktur senin! Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen hakim ancak sensin!” (Bakara 32) Muhakkak ki sen en bilensin, en yerli yerince bilensin! Tam bilensin! Bilgisi tam olansın! Bilgisi değişmeyensin! A!! Bunu ben mi yaptım? Eyvah! Halbuki ben bunu şöyle yapacaktım! demeyensin, yaptığından pişman olmayan, yaptığından geri dönmeyensin. Bu cümle temelde bizim de dememiz gereken bir sözdür. Bizde ilim yok ya Rabbi! Ancak senin bildirdiğin kadarını biliriz! Melekler vasıtasıyla Rabbimizin bize sunduğu bu kulluk bilincini, Rabbimiz karşısında bu acziyet şuurunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Her yerde ve her zaman biz bilmeyiz, sen bilirsin ya Rabbi! demeyi unutmamalıyız. Öyle değil mi? Allah bu bilgileri bize öğretmeseydi biz nereden bilebilirdik? Allah peygamberler göndermeseydi, o peygamberler vasıtasıyla bize kendi bilgisinden aktarmasaydı nereden bilebilirdik bu bilgileri?
İşte Hira’da sûrenin başında da ifâde ettiğim gibi bu beş âyet gelir. Rasulullah Efendimize gelen vahyin ilk bölümü işte bu âyetlerdir. Ondan sonra bir süre vahiy kesilir. Bu sürenin uzunluğu konusunda 3 günden 3 yıla kadar rivâyetler vardır. Gördüğümüz gibi bu ilk mesajıyla Alak sûresinin ilk âyetlerinde Allah, Resûlüne okuma amelini gerçekleştirme emrini verir. Ama ilk gelen bu âyetlerde neyin okunacağı, nasıl okunacağı, niçin okunacağı, ne zaman okunacağına dair açık ve kesin bir bilgi yoktu. Bundan sonra gelen iki sûrede görüyoruz bunu. Bundan sonra gelen iki sûreyle, iki sûrenin, Müddessir ve Müzzemmil sûrelerinin ilk âyetleriyle nübüvvet risâlete dönüşecek ve bu risâlet artık Rasulullah Efendimizin ömrünün sonuna kadar devam edecekti. Alak sûresinin bu ilk âyetleri hayatın başlangıcıydı ama tamamı değildi. İlk gelen bu âyetlerle yeryüzünde vahye dayalı, Allah’ın istediği bir hayatı başlatıyordu ama bununla bitmeyecek ve âyet âyet, sûre sûre 23 yıl inmeye devam edecek olan diğer âyetlerle hayat devam edecekti. Bu hayatbahş olan âyetler, yerde en büyük ve yegâne örnek olan Rasulullah’ı yetiştirecek, terbiye edecek, o da tüm insanlığı bunlarla terbiye edecekti.
Bundan sonra inen iki sûrenin ilk âyetleri, Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin ilk âyetleri, Rasulullah’ın ömrünün sonuna kadar pratikte uyguladığı metodu anlatır. Cabir bin Abdillah’dan gelen bir rivâyette nübüvvetin Alak’la, risâletin de Müzzemmil ve Müddessir’le başladığı anlatılır. Yani Alak sûresinin bu ilk âyetlerinin gelişiyle Nebî olan Allah’ın Resûlü, ondan sonra gelen bu iki sûrenin âyetleriyle de Resul oluyordu. Alâk’la Nebî olup buna kendisi îman eden Rasulullah’ın, artık Müddessir ve Müzzemmil’le de bunu dışa taşıması, taşırması gerekecekti. Gerçi Nübüvvet ve Risâlete farklı tanımlar getirenler var. Hira’da bu ilk vahyi telâkkî ile Rasulullah’ın Nübüvveti gerçekleşiyordu. Vahyi aktarma görevi, yani Risâlet görevi de Müzzemmil ve Müddessir’le gerçekleşti diyoruz.
Alak sûresinin ilk âyetleri geldiğinde Allah’ın Resûlü bunun ne olduğunu pek bilemedi, anlayamadı. Gerçi Hz. Hatice’nin ve Varaka’nın sözleri onu epey rahatlattı, ama yine de iş vuzuha kavuşmuş değildi. Ama bu olaydan sonra bir süre vahyin gelmemesi onu sıkmaya başladı. Çok sıkıldı. Ne olmuştu acaba? Rabbi onu terk mi etmişti? Bir hata mı yapmıştı? Bütün bu duygularla sıkıntılı günler yaşamaya başlamıştı. Bir süre vahiy kesildi. Nihâyet bir gün Mekke dışında sıkıntı içinde dolaşırken semada bir ses işitti veya gördü. Kendi ifâdesiyle bir kürsinin üzerine oturmuş, ufku tamamıyla kaplamış 600 kanadıyla, heyet-i aslîyesiyle Cebrâil’i gördü. Muhteşem bir görüntüydü bu. Bu muhteşem manzara onu dehşete düşürdü. Evine geldi ve örtündü. Melek geldi ve: “Ey örtüye bürünen Muhammed! Kalk ve uyar.” (Müddessir 1,2) Veya: “Ey örtünüp bürünen Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku.” (Müzzemmil 1,4) âyetlerini vahyetti. Müddessir ya da Müzzemmil sûrelerinin ilk âyetleri geliyor ve artık Allah’ın Resûlüne kapsamlı bir görev veriliyordu veya görevinin sınırları çiziliyor ve artık âyetlerin, sûrelerin, vahiylerin ardı arkası kesilmiyordu.
Acaba bu ilk vahiy birimiyle ortaya konulan oku emrinden sonra gelen bu âyetlerin muhtevası neydi? Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin muhtevası neydi? Birinin önce diğerinin sonra olması konusunda bir tercih hakkımız yoktur. Zaten ikisinden de sorumluyuz. Veya: Ey bürünüp, sarılan peygamber! Ey sakinleşmek arzusuyla üstünü örten peygamber! Ey Alak’la Nebî olup, Nübüvvet yükünü sırtına alıp, şimdi de bunu dışa taşıması, taşırması gereken peygamber! Ya da ey Nübüvvet elbisesine bürünen peygamber! “Ey örtünüp bürünen Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku.” Evet ey peygamberim, gece ayağa kalk! Gece ayağa kalkıp kıyam et! Müddessir’de de gündüz kıyam et deniyordu. Birinde gece kıyamı, öbüründe de gündüz kıyamı anlatılıyor. Gecede ve gündüzde dînin ikamesinin ilk emriydi bu. Bir Müslüman hem gecede kıyamda olacak, hem de gündüzde.
Gece kalk! emri alınıyor. Birazı müstesna. Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce. Gecenin ilk üçte birinde, veyahut son üçte birinde, bir müddet kalk. Müzzemmil’le gece kalkma emri veriliyordu. Bu emir Rasulullah’la beraber ashabının da uygulamak zorunda oldukları bir emirdi. Ta ki bu sûrenin sonunda gelen bu konudaki hafifletme âyeti gelinceye kadar. O zamana kadar Rasulullah Efendimiz de Sahâbe-i Kirâm efendilerimiz de her gece kalkıyorlardı. Çok sıkıntı çektiler, gecenin yarısını, üçte birini bilemediler. Emre göre hepsi kalkmak zorundaydı. Her gece kalkıyorlar, ayaklarının altı şişinceye kadar kıyamda Kur’an okuyorlardı. O zamana kadar inen sûre de azdı, bu sûreleri okuyorlardı. Allah’ın Resûlüne bir gün annemiz yatağını seriyor ve: “Ey Allah’ın Resûlü, çok yoruldunuz, bîtap düştünüz, biraz yatıp dinlenseniz olmaz mı?” deyince, Allah’ın Resûlü buyuruyordu ki: “Artık yatmanın zamanı geçti ey Hatice!” Ve bir ömür boyu her gece kalkıyor, ağzını misvaklıyor, gökyüzüne bakıyor, zamanı tespit etmeye çalışıyor, namaz kılıyor, namazının kıyamında o ana kadar kendisine inen âyetleri okuyor, okuyordu... Namazda okuma çok önemlidir, öğrendiğimiz sûreleri namazda okumalıyız. Çünkü namazın kıyamının hedefi, kıraati gerçekleştirmektir. Çünkü namaz Allah’tan mesaj alma ve alınan bu mesajla hayatı düzenleme makamıdır. Öyleyse namazlarımızda düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak Kur’an okumalıyız. Çünkü Allah öyle diyordu:
“Ağır ağır Kur’an oku!” Yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek, düşüne düşüne Kur’an oku. Tedebbürle, tefekkürle oku. Ne denildiğini, ne istendiğini anlayarak oku. Anlamak üzere, yapmak ve yaşamak üzere oku. Allah’ın dediklerini hayata hakim kılmak üzere oku. Ben hayatımı düzenlemek için buna muhtacım, bunsuz yaşayamam, bunsuz hayatıma çeki düzen veremem, ben sadece buna muhtacım, bundan başkalarına ihtiyacım yok diyerek oku. Yani çaresizlikten kıvranarak, çareyi bunda bilerek oku. Başka çarem yok, ben bunsuz yol bulamam diyerek oku. Demek ki emredilen, gece kıyamı ve Kur’an’ın tertil üzere okunması. Bilerek, mânâsını anlayarak, tertil üzere okunması, yavaş yavaş okunması. Çünkü bundan sonra da sana önemli bir söz, önemli bir görev yükleyeceğiz diyecek Rabbimiz.
İşte bu âyet-i kerîmeyle buradaki oku emri açıklık kazanıyor. Neymiş mesele? Yani Alak’la emredilen okuma emrinin mahiyeti neymiş? Demek ki gece Kur'an ağır ağır, anlamak ve yaşamak üzere okunacak. Demek ki Alak’taki okuma emri o anda okuma değil, ya da bir metin gösterilerek o anda okumasını istemek değil, bir ömür boyu Allah’ın istediği vahyi Allah’ın istediği biçimde okumakmış. Şimdikiler de böyledir. Şimdiki insanlar da okuyorlar ama Kur’an’ı değil, Allah vahyini değil, şeytan vahiylerini, televizyon kanallarını okuyorlar ve gecenin son üçte birinde değil ilk üçte birinde okuyorlar. Aralarındaki fark budur. Gece kıyamı hakkında Ayşe anamız der ki: “Gece bir süre uyuduktan sonra uyanmaktır.” Sahâbeden bazıları bu konuda değişik kanaatler irad etmişlerdir. Kimin gece hayatı Rabbinden değil de başkalarından bilgilenmeyle geçiyorsa, kimin gece hayatı Rabbin vahyiyle bilgilenmeyle değil de şeytan vahiylerinden beslenmeyle geçiyorsa, yahut da uykuyla geçmişse o mutlaka mağlup olacaktır. Çünkü şeytanlar izinsizdir, izinleri kaldırmış insanları sapıtmaya çalışmaktadırlar. Sürekli savaş halindedir insanla. Ona karşı dimdik durabilmenin yolu işte budur. Her gece kalkıp Allah’ın istediği biçimde Allah vahyiyle beraberlik kurmak ve gündüz de bunun hayata geçirilme kavgasını vermek. Her gece düşmanlarıyla mücâdelesi ve onlara karşı galip gelebilmesi için Allah’la istişare etmeyen, Allah’tan güç alışverişinde bulunmayan, güç kaynağıyla irtibata geçemeyen kişi mutlaka düşmanlarına karşı mağlup olacaktır. Allah her gece şöyle yap! böyle yapma! diyecek ve adam bunlarla ayakta durabilecektir.
Müzzemmil’deki bu gece kıyamı ve Kur’an’la beraberlik emri Müddessir’de de gündüz kıyamına dönüşüyor. “Ey Müddessir olan, kalk Rabbinin adına insanları uyar! Rabbini büyükle! Allah’ı ilân et!” İşte bu da gündüz kıyamı. Müddessir sûresinin bu ilk âyetleri gelince Rasulullah “Allahu Ekber” diyor. Hatice anamız da aynısını diyor, Rasulullah çok seviniyor. Çünkü risâletini gerçekleştirmiş ve ilk desteği bulmuştu kendisine. İş daha da netleşiyordu. Demek ki bunu niye okuyacakmışız? Alak’taki bu oku emrinin hikmeti neymiş? Allah’tan gelen bu vahyi Allah’ın istediği biçimde Allah adına, Allah’a götürücü olarak okuyacak, böylece Allah’ın büyüklüğünü anlayıp, bunu insanlara hatırlatacak, insanlara ulaştıracak, hem kendimizi hem de çevremizi Müslümanlaştıracağız… Amacımız Allah’ın büyüklüğünü ilân ederek O’na kulluğu gerçekleştirmek, Allah’ın otoritesini ve hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Yani gece okuduklarımızı gündüz ilân etmek zorundayız. Okumak, Allah’ın büyüklüğünü anlamak ve ilân etmek adına olacaktır. Toplumda bu büyüklük anlayışı gerçekten çok bozuktur. Çocukların nazarında babalar büyük, kadınların nazarında kocalar, talebenin nazarında hoca, çırakların nazarında ustalar, tebaaya göre devlet büyük… Nükleer silahlara sahip olanlar, ekonomik güce sahip olanlar, futbolcular, artistler, şarkıcılar büyük. Falan zâtlar büyük, filanlar büyük, kısaca herkes büyük. Böyle bir dünyada kimin ne olduğu belli değil. Kimin küçük, kimin büyük olduğu birbirine karışmış. İşte buna kesin bir çare bulan âyet der ki, hiç kimse büyük olamaz. Ancak büyük olan Allah’tır, kulların büyüklenme hakkı yoktur! Tabi kulların kullara değer verdiği, kulların kulları büyüklediği bir dünyada sadece Allah’ı büyüklemek, büyüklüğü Allah’a izafe insana izzet ve şeref kazandıracaktır.
Önemli olan hayatın tüm kademelerinde Allah’ın büyüklenmesidir. İşte peygamber bunu yapacaktı ve işte Peygamber yolunun yolcuları da bunu yapacaktır. Allah’ın büyüklüğü her yerde ilân edilip gösterilecek. İşte bu tavır, peygamberi, toplumla karşı karşıya getirdi. “Pislerin hakim olduğu bir toplumda bu temizlik de nerden çıktı?” İçimizde büyüklerin hakim olduğu bir ortamda, herkesin büyüklendiği bir toplumda, büyükler ve efendiler saltanatının yaygınlaştırıldığı bir toplumda bu büyüklük küçüklük anlayışı da nerden çıktı?” dediler. Zira bugün büyükleyenler biliyorlardı ki yarın kendileri o makama geçecek ve yarın kendileri de büyükleneceklerdi. Onun için çırak ustasının büyüklenmesinden memnun. Neden? Çünkü yarın onun eline geçecek o imkân. Yani yarın o da usta olacak ve aynı imkân onun da eline geçecek, o da çıraklar tarafından büyütülecekti. Çocuk babanın büyütülmesinden razıydı, çünkü yarın kendisi de baba olacaktı. Memur, âmirin büyütülmesinden rahatsız değildi çünkü yarın kendisi de o konuma gelecekti.
Evet işte böyle insanların hakları olmadığı halde birbirlerini bü-yüttükleri, büyüklüğü birbirlerine izafe ettikleri bir ortamda Allah’ın emriyle peygamber diyecekti ki, Allah büyüktür, başka büyük yok. “Nerden çıktı büyüklük? Nerden çıktı bu fedâkârlık? diyerek toplum birdenbire karşı tavır aldı. Ne diyorsun sen? Neden bahis ediyorsun sen? Gece şöyle keyfimiz iyiydi. Saat 12'ye kadar iyi kötü işte birinci, ikinci, üçüncü kanalları okuyorduk, kuşluk vaktine kadar da uyuyorduk, bazılarını büyük kabul ediyor, vardır bir hikmeti diyerek onların dediklerine göre hayatımıza bir şekil verip yaşayıp gidiyorduk. Şimdi nerden çıktı bütün bunlar?” diyerek Peygambere karşı çıkıverdiler. Bu karşı çıkanların başında alçak Ebu Cehil ve benzerleri gelmektedir. Çünkü bu çağrı Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Nadir bin Haris gibi toplum karşısında kendilerini büyütmüş, topluma egemen olmuş kimseleri tedirgin ediyordu. Elbette tedirgin olanlar sadece bunlar değildi. Kâhinler, sihirbazlar, şairler, edipler, zenginler, para babaları, siyasiler her biri ayrı ayrı yerlerde, ayrı ayrı konumlarda kendilerini büyütüp, halkı küçültüp sömürü düzenlerini sürdürüyorlardı. Ama Hz. Adem’den bu yana Allah’ın gönderdiği elçilerin tamamı insanların Allah katında eşit olduklarını, kimsenin kimseye bir üstünlüğünün olamayacağını, sadece Allah’ın büyük olduğunu ilân edegelmişlerdi. İşte bu Peygamberler halkasının sonunu teşkil eden son Peygamber de kendisine gelen ilk sûredeki bu okuma hedefinin mah-za Allah’ı büyüklemek ve toplumda büyük görülenlerin egemenliklerini ve sömürülerini kırmak olduğunu ortaya koyunca kavga başlamış oluyordu.
(A.KÜÇÜK)

“Âlleme’l-însêne mê-lem yâ'lem” ve insana bilmediğini öğretti. Evet, ve insana bilmediğini öğretti. İnsan nerden geldim, nereye gidiyorum, niçin yaratıldım suallerine asla çanak çömlekle cevap bulamaz. Kazı yaparak cevap bulamaz, bunlar varlık sorusudur. Varlık sorularını sormayan zaten bu mana da insan olma hakkını vermiyor demektir. İnsan olma hakkını veren bir insan bu soruları sorar, sorduğunda da Allah’ın kapısı önünde gelir durur. Çünkü bu soruların cevabı Allah’tan başkasında değil, Allah verir. Ya rabbi ben neden varım, nereden geldim, dünüm ne, tamam, babamdan, annemden, o da babasından annesinden, o da babasından annesinden.
İyi de nereye kadar? O nereden en sonunda ulaşacağımız şey nerede? İşte cevabını Allah’tan alabileceğiniz sorulardır varlık sorusu. Ve rabbimiz öğretmiştir insana bilmediğini. Allah’ın öğretmesi;
Bilginin iki türü var; Huduri bilgi, husuli bilgi Huduri bilgi alt yapı, Husuli bilgi üst yapı. Huduri bilgi verilen, husuli bilgi elde edilen yani edinilen. Huduri bilgi insan doğuştan yüklenen, hakedilen, adeta fıtratına kazılmış olan bilgidir. Bu bilgi arasında bedenimizin, organlarımızın nasıl işleyeceğine dair bilgi de yer alır. Mesela kalbimiz nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Aklımız nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Ellerimiz ve ayaklarımız nasıl çalışacağını kimseden öğrenmez. Kan dolaşımımız nasıl gezeceğini kimseden öğrenmez. Bebek hiçbir şey bilmiyorken kalp her şeyi bilerek doğar. Bebek hiçbir şey bilmiyorken sinir sistemi her şeyi bilerek doğar. Bebek hiçbir şey bilmiyorken ateşi altından ayırt edemez kadar cahilken insanoğlunun lenf sistemi, dolaşım sistemi, sindirim sistemi ne yapacağını çok iyi bilir. Yani yaşlandığında ilave edeceği hiçbir şey yoktur bu sistemin kendisine. Daha doğuştan mükemmel bilgiye sahiptir.
Hatta bilinç bedene takıldığında beden işlevini tam yapamaz. Mesela bilinçle kalbi yönlendirmeye çalışalım kalp tekler. Bedenin organları ve sistemleri en güzel bilinç dışı çalışır. İşte huduri bilginin bir parçası budur.
Huduri bilginin daha diğer parçaları da var. Mesela bir insan aklını kaybettiğinde elindeki lokmayı burnuna götürmez. Hiçbir deli ensesine lokma götürmez. Kulağına lokma götüren, yiyecek götüren deli yoktur. Elindeki yiyeceği deli de ağzına götürür bu huduri bilgidir. Aklını kaybetse de huduri bilgiyi kaybetmemiştir.
Sonradan elde edilen bazı bilgiler yani husuli bilgiler, huduri bilgilerin yanına konulabilir mi? Konulabilir. Israr ve tekrar ile edinilmiş olan bilgilerden bazıları meleke haline dönüşür, melekleşirse huduri bilgi gibi insanda sabit bir bilgi haline dönüşür. İşte o zaman insan ileri yaşlarda bunasa da, aklını kaybetse dahi onları kaybetmez. Mesela kardeşini, hatta öz evladını bile tanıyamayacak duruma gelen öyle hastalar vardır ki bir ömür boyu iman ederek işlediği ibadetleri terk etmez, unutmaz. Hanımını unutan bir arkadaş tanıyorum hafız-ı Kur’an’dı, Kur’an’dan bir tek ayeti unutmadı. Dolayısıyla ısrar ve tekrar olması terbiye de bu anlama gelir. İşte Allah’ın tespih edilmesindeki temel espri de budur, yani huduri bilgi haline gelmesi husuli bilginin.
İşte bu nokta da “Âlleme’l-însêne mê-lem yâ'lem” ayeti kerimesi doğru anlaşılmalıdır. İnsana bilmediğini öğretti. Hem huduri bilgi ile, hem husuli bilgi ile. Hem bilginin civatasıyla hem somunuyla. Hem alt yapıyla hem üst yapıyla.
6 Hem fıtratına fıtrî bilgiyi nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini öğretti. Allah Rasulü "Arayış" (Hira) mağarasından bu vahiylerle endişeli bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: Vallahi Allah seni kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sadık bir adamsın, akrabalık bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının hakkını almasına yardım edersin!" (İbn Hanbel VI, 223).
(M.İSLAMOĞLU)