ÂDİYÂT SURESİ


Ayet Getir
100-ÂDİYÂT 1. Ayet

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا

Vel âdiyâti dabhâ(dabhan).

Bayraktar Bayraklı

Öfkesinden dolayı soluk soluğa kalan düşmanlara,


Edip Yüksel

Andolsun soluyarak aşanlara,


Erhan Aktaş

Soluk soluğa koşanlara ant olsun,


Muhammed Esed

Ooo! Nefes nefese koşan binek atları,


Mustafa İslamoğlu

Yazıklar olsun (vahye) dinmez bir hınçla saldıranlara,


Süleyman Ateş

Andolsun nefesleriyle (güp güp) ses çıkararak koşan (at)lara,


Süleymaniye Vakfı

Meş’âleyle sınırlar aşanlara[*] [*] İlk beş âyette, نفوس kelimesi fail sayılmıştır. العَدْو  :Bir şeyi aşma ve durması beklenen yerde ilerleme (Mekâyîs s.746) anlamına gelir. Böyle biri için “sınırları aşan” anlamı uygun düşer. ضَبْحً ise odunların ucunu yakmakatır. (Mekâyîs s.608) Böylece onlar birer meş’ale olurlar..


Yaşar Nuri Öztürk

Yemin olsun soluyuşlarıyla ses çıkararak koşanlara/nefes nefese saldıranlara,


Ayetin Tefsiri

 

MEAL

1.) YAZIKLAR olsun;1 (vahye) dinmez bir hınçla saldıranlara,2

2.) ve (içindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara,

3.) ve sabah(lar)a kadar kıskançlıktan kıvrananlara,3

4.) sonuçta tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara:

5.) nihayet bu düşmanlıkla toplumun ortasına dalanlara...

(M.İ)

1-5.) Nefes nefese koşan, koşarken kıvılcımlar saçan, sabahın erken vaktinde baskın yapan, tozu dumana katan ve düşmanın tam ortasına dalan atlara andolsun ki,

(M.Ö)

1.) “Andolsun Allah yolunda koştukça koşanlara;

2.) Andolsun kıvılcımlar saçanlara;

3.) Sabah, sabah akına çıkanlara;

4.) Ve tozu dumana katanlara;

5.) Düşman topluluğunun içine dalanlara ki:

(A.K)

1-5.) Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.

(DİYANET TEF.)

 

TEFSİR

Savaş sırasında düşman üzerine saldıran atlar tasvir edilmekte ve eski savaşların insandan sonra en önemli unsuru olması dolayısıyla atlar üzerine yemin edilmektedir. Yeminin amacı, böylesine yararları bulunan ve insanların en çok sevdiği mallardan olan atları onlara bağışlayanın Allah olduğuna işaret etmek, özellikle sonraki âyetlerdeki mesajın önemine dikkat çekmektir.

(DİYANET TEF.)

Yüce Allah savaş atları üstüne yemin ediyor. Atların savaştaki hareketlerini, koşmaya başladıkları ve koşarlarken burunlarından bilinen soluk seslerini çıkarmalarından itibaren birer birer çiziyor. Sonra atlar koşarlarken nallarını kayalara çarpıp kıvılcım çıkarmakta, sabahın erken vakti düşman neye uğradığını şaşırsın diye ona baskın yapmakta, tozu dumana katmaktadırlar. Evet hem de hiç de beklenmedik bir biçimde düşman saflarına düşmanı gafil avlayıp dalarken ve aralarına başıbozukluk ve bozgun yayarken tozu dumana katmaktadırlar.

Evet işte Kur'an'da ilk kez karşılaşan kimselerin Alıştıkları savaş biçimine göre savaşın adım adım gelişmesi buydu. Bu çerçevede atın üstüne yemin edilmesi önce savaşın Allah'ın ölçüsündeki değerini ve yüce Allah'ın ona yönelmesini hissettirmekte sonra da bu savaş hareketinin onun katında sevimliliğini ve onun için etkinliklerde bulunmanın önemini ima etmektedir.

Bu da üzerine yemin edilen sahnelerle, yemin edilerek açıklananların ve daha önce değindiğimiz gibi bu sahnelerin ardından getirilen olguların sunulduğu tablolarla tam bir uyum arzetmektedir. Yüce Allah'ın atların üstüne yemin ederek açıkladığı şeye gelince: insan kalbi iman desteğinden yoksun olduğu zaman bu, onun ruhunda var olan bir gerçektir. İnsan onunla mücadele edebilsin diye Kur'an'ın insanın iradesini güçlendirebilmek için insan dikkatini üzerine çektiği bir gerçektir. Çünkü yüce Allah ezelden beri bu gerçeğin insan ruhundaki köklerinin ne kadar derin olduğunu ve benliğindeki ne denli yer kapladığını bilmektedir.

(S.KUTUB)

1. Bu ayette "koşanlar"dan kastın, atlar olduğu açıklanmamıştır. Sadece "ve'l adiyat" (yemin olsun koşanlara) buyurulmuştur. Bu nedenle, "koşanlar"dan muradın ne olduğu konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır. Sahabe ve Tabiin'den bir grup bundan muradın atlar olduğunu kabul etmişlerdir. Diğer bir grup ise, bundan muradın "develer" olduğunu söylemişlerdir. "Koşanlar"ın atlar olduğunu kabul edenlere göre, ayette, koşan şeyin koşarken çıkardığı ses için kullanılan "dabha" kelimesi atın solumasını ifade etmekde kullanılır. Sonraki ayetlerde de "kıvılcım çıkaranlar", "Sabahleyin akın edenler" ve "toz koparanlar" sözkonusu edilmişlerdir. Bütün bunlar atlar için uygun düşer. Onun için pek çok araştırmacı, "koşanlar"dan muradın atlar olduğunu söylemişlerdir. İbn Cerir bu konudaki iki kavilden, "koşanlar"ın atlar olduğunu kabul eden kavli tercih etmiştir. Çünkü develerin solumasına "dabha" denmez. Bu kelime sadece atlar için kullanılır. Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Koşarken -dabh- eden koşanlara yemin ederim." İmam Razî diyor ki, "Bu ayetlerin kelimelerinden kasıt açıkça atlardır. Çünkü -dabh- sesi atlardan başkası için kullanılmaz. Ayakların taşlara vurduğu zaman kıvılcım çıkması ise sadece atlara mahsustur. Aynı zamanda, sabahleyin akın etmenin en uygun kullanımı da atlar içindir."

2. "Kıvılcım çıkarmak" kelimesi, atların gece vaktinde koşmalarına delalet etmektedir. Çünkü ayakları taşlara vurduğunda çıkan kıvılcım ancak gece gözükebilir.

3. Düşmanın haberi olmasın diye bir yerleşime akın etmek için gece karanlığında hareket etmeleri Arabların usulü idi. Sabah aydınlığında herşeyi görebilmeleri için, sabahın çok erken saatlerinde aniden, hedef olan kabilelere hücum ederlerdi. Bu arada, düşman onları görüp hazırlanmaya fırsat bulamasın diye çok aydınlık olmamasına da özen gösteriyorlardı.

(MEVDUDİ)

Andolsun Allah yolunda koştukça koşanlara. Andolsun kıvılcımlar saçanlara. Sabah sabah akına çıkanlara. Ve tozu dumana katanlara. Düşman topluluğunun içine dalanlara.

Beş konuya beş yemin var. Bir kere Allah nasıl söz söyleyeceğini, kitabını nasıl göndereceğini kimseye sormak zorunda olmadığı, dilediği gibi dilediğini yapma gücüne sahip olduğu gerçeğinden hareketle bu ortaya konan yeminlerle alâkalı acaba neler ortaya konulmuş, diye bir hüküm çıkarabilirsek ancak anladığımızı ifade etmiş olacağız. Değilse Allah yemini şunun için yapar, Allah yemin ederken üzerine yemin ettiği konulara dikkat çeker, ya da yeminlerin arkasından şunu şunu anlatır, bu yeminlerle yemin sonrası gelecek konuya, ya da konulara dikkat çeker, Allah bununla şunu murad etmiştir, Allah peygamber kıssalarını şunun için anlatmıştır derken unutmayalım ki bizler sadece anladığımızı ortaya koymuş oluyoruz. Değilse Allah’ın muradını tümüyle bilmemiz asla mümkün değildir.

İşte bu çerçevede bakıyoruz ve anlıyoruz ki Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de yemin ederken sanki önce üzerine yemin ettiği konuya dikkat çekmek istemektedir. Yani Rabbimizin üzerine yemin ettiği birimler bizim hayatımızda önemli birimlerdir. Yine aynen bunun gibi yemin sonrası Rabbimizin gündeme getirdiği konular da bizim için önemli konulardır. Rabbimiz kasemle o konuları gündeme getirerek bizim için önemini vurgulamak istemekte ve bizim o konulara dikkatimizi çekmektedir. Hani biz de yemin ederiz. Çok ciddi bir konuyu, çok önemli bir hususu anlatacağımızda biz de yemin ederiz. En büyük, en ciddi bir konuyu en büyük olan Allah üzerine yemin ederek anlatmaya başlarız. Vallahi, billahi, tallahi diyerek. Fakat Allah’ın yeminlerinde bizimkilerden farklı olarak Allah’ça bir yemin tipi görüyoruz. Bizimkilerden farkı şu: Biz Allah üzerine yemin ederken, Allah bazen kendisi üzerine, bazen de mahlukâtına, yaratıklarına yemin ediyor. İşte bu Allah kelâmının tecellisidir diyor ve öylece iman ediyoruz.

Bakıyoruz bazen bir yemin, bazen birden çok yemin, bazen bizzat bilinen isimlere yemin, bazen sıfatlara yemin edildiğine şâhit oluyoruz. Eğer bizzat bildiğimiz isimlere yemin edilmişse bunu anlıyoruz. Meselâ Şems, Leyl, Fecr, Duhâ, yıldızlar, sema ve arz, Tûr, Tîn gibi. Ama burada olduğu gibi bazen da sıfatlara yemin ediliyor. Bilmediğimiz şeylere yemin ediliyor. Acaba bunlardan ne anlayacağız? Bunları nasıl yorumlayacağız? Meselâ işte bu sûrede Rabbimiz koşanlara, yürüyenlere, ses çıkaranlara, ateş çıkaranlara, kalabalığın ortasına dalanlara yemin ediyor. Acaba bunları nasıl anlayacağız, nasıl özelleştireceğiz?

Bu konuda iki görüş var: Bunlardan birincisi; ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde gerekse kıyâmete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracak, bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da insanın nankörlüğüne dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ yeminden sonra kıyâmete dikkat çekilmişse o konuyla alâkalı, eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız.

Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tabiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına elbette ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa onları ortaya koymak da câiz olacaktır.

Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları savaşta mücahitlerin atlarına yemin ederek Rabbimiz cihadı, mücahidleri ve onların atlarını kutsamıştır derlerken, bazıları da hacda Arafat’la Mina arasında hacıları taşıyan develerle yorumlayarak cihadın bir başka türü olan hacca dikkat çekilmiştir demişler. Ama dikkat ederseniz burada bizzat ne at ne de deve ismi geçmemektedir. Âdiyât süratle koşup giden anlamına âdiyetü kelimesinin çoğuludur. Süratle koşanlara yemin olsun ki. Sonra kıvılcımlar saçanlar, sonra tozu dumana katarak sabah sabah akına çıkanlar, sonra da topluluğun içine dalanlara yemin ediliyor.

Bununla bugün ellerinde, gönüllerinde hidâyet meşalesi Kur’an olduğu halde zifiri karanlık gönüllerde kıvılcımlar oluşturmak üzere, insanların dünyalarını aydınlatmak üzere sabah akşam, uzak yakın, toz toprak demeyip Allah için koşturan tebliğcilerin kutsandığını da çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Gönüllerde fetihler meydana getirmek, insanları cennete kazandırmak, insanların cehennem yollarına barikatlar koymak üzere Allah’ın kendilerine verdiği tüm imkânlarını, mallarını, paralarını, zamanlarını, bilgilerini Allah yolunda harcayan, hayatlarını Allah için yaşayan mü’minlerin övüldüklerini neden söylemeyeceğiz? Ya da bunun tam zıddını yaparak Allah’ın kendisine verdiği imkânlarını hayır yolunda değil de kötülük ve şer yolunda harcayanların kötülendiğini niçin söyleyemeyelim? Kaldı ki bu yeminlerden sonra insanın nankörlüğünün de, Allah’ın kendisine verdiği imkânları Allah yolunda kullanmayarak dünyaya ve dünyalıklara tutkusu sebebiyle cimrilik edişinin de gündeme getirilişine bakılırsa bu anlayış çok daha münâsip düşmektedir.

Evet bakın bu yeminlerden sonra Rabbimiz şunları gündeme getiriyor:(Bir sonraki ders)

(A.KÜÇÜK)

“Ve’l-'âdiyêti dâbhân” Allah şahittir. “vav”ı kasemin karşılığı bu. Allah şahittir. Neye? Vahye nefretle saldıranlara. Takdir etmek zorundayız, çünkü mevsufu yok sıfat var. Yani nitelik var nitelenen yok. Bu nitelik hangi nitelenene ait, bu niteleme ile ne niteleniyor o yok. Yani bu niteliğin öznesi burada belirtilmemiş biz onu takdir edeceğiz. Bu özne dedim klasik tefsirimizin dediği gibi.

 

Mesela ne demiş klasik tefsirimiz bunlara? Bedir’deki mü’min savaşçıların atları demiş atlar. İbn. Abbas böyle tefsir etmiş Hz. Ali bu tefsiri duyunca İbn. Abbas’ı ilk gördüğü yerde bilmediğin şey hakkında konuşuyorsun, yanılıyorsun demiş. İslam’da yapılan ilk Bedir savaşıydı, Bedirde de sadece 2 at vardı. Huzeyfe’nin ve Miktad’ın, yanlış hatırlamıyorsam bu iki isim bunların atları başka atımız yoktu. Dolayısıyla hangi atlardan bahsedecek. Onun için Hz. İbn. Abbas’a Hz. Ali’nin bu itirazı gerçekten yerinde. Yine Hac’dan bahsettiğini söylemişler, hacı kafilelerinden. Daha vahyin ilk yıllarındayız ne haccından bahsedebiliriz. Geleceğe ilişkin bir dil karinesi de yok zaten, dilsel bir delil de yok.

 

O zaman “Ve’l-'âdiyât” ne demek; ‘Adiyat, ‘aduv, ‘udvan, ‘adavet. Yani kelime düşmanla alakalı onun için bu düşmanla alakalı bir ifade olmalı, düşmanı tarif eden bir ifade olmalı. Yine dabhân göğüsteki hırıltı ve hışıltıya denir. Yani hışımla gelen bir insanın içinden hırıltı gelir ya veya havlayacak olan köpek hırlar ya ona dabh deniyor. Vahye saldırı işleniyor aslında bu ayetlerde.

 

Nasıl çevireceğiz o zaman; Vahye nefretle saldıranlara Allah şahittir, vahye karşı hırlayanlara Allah şahittir.

 

1 Yemin vav'ının cevabı sadedinde gelen 6-11. âyetler, bu bağlamda vav'ın "tazim" değil, "tehdit, tekdir ve kınama" vurgusu taşıdığının delilidir. Seleflerimiz vav'a azamet vurgusu verdikleri için, devamını da zorunlu olarak "Bedir'deki mü'min savaşçıların savaş atı" (veya "hacıların develeri") olarak yorumlamışlardır. İbn Abbas'ın bu görüşü Hz. Ali'ye nakledildiğinde "Bilgi sahibi olmadığın bir konuda insanlara görüş açıklıyorsun. Vallahi İslâm'da ilk savaş Bedir idi, bizim tarafta Zübeyr ve Mikdad'ın atından başka at yoktu" der (Taberî). Kaldı ki bu âyetler, savaş veya İslâmi mânada hac bir yana, henüz sözlü mücadelenin bile başlamadığı Mekke'nin ilk yıllarına aittir. Hepsinden öte, 'âdiyât kelimesi her halükarda "düşman" ile ilgili bir mâna barındırır. el-'Adv, 'aduv, 'adavet, 'udvan ile aynı köktendir. Kelimenin sülâsî mücerredinin 'ad-y olma ihtimali bu sonucu değiştirmez. İştikak açısından hepsi de aynı mânada buluşur.

Baştaki yemin ile sûre baştan sona meşhed (sahne) kılınmıştır. Bu meşhedin iki yüzü sûrenin iki bölümünde görünür. İlk sekiz âyet dünyada görünen yüzü, son üç âyet âhirette görünen yüzüdür. İlk yüzdeki üslubun şiddet, hareket ve dehşeti, ikinci yüzdeki ğaybi hakikatlere muhatabın görür gibi inanmasını sağlamak amacına matuftur. Allah'ın insana imanı emretmesi, şefkatinin eseridir.

2 'Adiyât ism-i failinin türetildiği el-'Adv, "hızlı gitmek, saldırmak, akın düzenlemek" anlamına gelir. ed-Dabh, "nefesi çıkaramadığı için göğüsten gelen hırıltılı ses". Bizce bu sıfatlar, benzer durumdaki Mûrselât, Nâzi'ât, Sâffât ve Zâriyât sûrelerinin girişi gibi doğrudan veya dolaylı olarak vahiyle ilgilidir. Genellikle mukatta'â harfleriyle başlayan sûreler nasıl vahye atıfla başlıyorsa (Bkz: 7/Kalem: 1, not 1), mevsufsuz sıfatla başlayan sûreler de vahye işaret ederler. Bu işaretin "vahyin âyetleri", "onu getiren melekler", onun geldiği "peygamberler" veya gelen vahyin ona inanan veya onu inkâr eden muhatapları olması işin özünü değiştirmez.

“Fe’l-mûrîyêti kâdhân” ve içindeki öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara Allah şahittir. Mûriyêt; tutuşturmak, tutuşturanlar demektir. Kâdhân; aslında öfkenin ateşi manasını verdiğim bu kelime bir ateşi körüklemek, bir ateşi daha da azdırmak, kışkırtmayı ifade ediyor birlikte.

 

Ebu Leheb’i hatırlayalım, Allah resulü toplamıştı tebalarını ve size şu dağın arkasında bir düşman var desem ne dersiniz demişti. Sen el eminsin, senden hiç yalan duymadık, doğru söylüyorsun deriz ve tedbir alırız demişlerdi. Peki yarın sizi bekleyen bir hesap günü var ve ben Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim sizi uyarıyorum desem ne dersiniz deyince herkes dona kalmış, üvey amcası Ebu Leheb; “Tebben-lek” elin kurusun bizi bunun için mi buraya topladın demişti.

 

Evet, bu öfkeyi bundan daha güzel nasıl ifade edebilirsiniz işte öfke size. Nasıl kuduruyorlar, nasıl saldırıyorlar, nasıl hınçla ve nefretle saldırıyorlar. Saldırdıkları şey aslında vahiy idi. Yani “sen iyi bir çocuktun” Ebu Leheb’in iç dünyasında “sana ne oldu böyle vahiy dediğin şey sana geldikten sonra sen böyle oldun.” demeye getiriyorlardı, yoksa geçmişinde iyi olduğunu hiçbir kimse, hiçbir düşmanı inkar etmedi. Yani zaten sen eskiden de böyleydin diyen hiç çıkmadı. Dolayısıyla sana bir şeyler oldu yani sen delirdin diyenler çıktı, sen mecnun oldun diyenler çıktı, sana cinler uğradı diyenler çıktı, sana bir şeyler oldu diyenler çıktı ama sen eskiden de böyleydin diyen hiç kimse çıkmadı. Onun için bu düşmanlığı bu kini aslında vahye, vahye olan kin de Allah’a kindi. Çünkü vahye itiraz Allah’a itirazdır.

 

“Fe’l-mûğîrâti sûbhân” ve kasıp kavuran bir kinle sabahlayanlara Allah şahittir.

 

“Velid Bin Mûğire”yi hatırlayalım, kasıp kavuran bir kinle sabahlamak. Allah resulü davetine başladıktan sonra sabahlara kadar uyuyamazdı bu adam, uykularını kaybetmişti, kendince tedbir düşünüyordu. Uykularını kaybetmişti çünkü vahyi dinlediği zaman rengi alı al, moru mor oluyordu. Hatta kendi iç dünyasında korkunç bir çelişki yaşıyordu.

 

Evet, “İnnehû fekkerâ ve-kâdder” o düşündü, taşındı, ölçtü biçti “Fekûtile keyfe kâdder” kahrolası nasıl da ölçtü biçti nasıl da yamuk ölçtü, terazisi kilosu metresi nasıl da yamuktu. “Sûmme kûtile keyfe kâdder” (Müddessir/18-19-20) bir daha kahrolası nasıl da yamuk ölçtü biçti. İşte böyle. Zaten kahroluyorlardı, kahrolası demesi Kur’an’ın aslında kahrolduklarını da gösteriyor.

 

3 Veya, "dibini boyladı, alçaklaştı" anlamındaki ğavr köküne nisbetle:  "Sabah(lar)a kadar kin çukurunun dibini bulanlara". Tercihimiz gayr köküne nisbetledir. Kıskançlıktan kıvrananların başında Mekke'nin belagat dâhisi Velid b. Muğire geliyordu. Bu kıskançlığın sebebi, Kur'an hakkında ne düşündüğünü soran Ebu Cehil'e verdiği şu cevapta görülür: "Ne mi düşünüyorum? Vallahi ona hiçbir şey benzemez. O ulaşılamayacak kadar yüksek bir şey!" (Kur'an karşısında onun yaşadığı derin tereddüt ve iç çelişki için bkz. 4/Müddessir 18-25).

“Fe-eser-ne bihî nâk'ân” tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara Allah şahittir. “Fe-eser-ne bihî nâk'ân” onlardan biri Ömer’di mesela. ResulAllah; Min ehadil Ömereyn demişti değil mi? İki Ömer’den birini ya Rabbi. Neden iki Ömer? Çünkü cinsti, kafirken de cinslerdi Müslüman olurlarsa İslam’da da cins olurlardı, evet öyleydi. Tıpkı efendimizin buyurduğu gibi “en-nêsû me-âdinû ğîyârûn fî-l cehliy-ye fe-ğîyârûhûm fî’l-İslêm” İnsanlar madenlere benzer cahiliye de hayırlı olanı yani cahiliye de karakterli seciyeli olanı İslam’da da olurdu. Ebu Cehil Bedir’e çıktı çarpıştı ve yiğitçe öldü. Ama Ebu Leheb lejyoner, paralı asker gönderdi.

 

Fark bu. Yani gavur var, gavurcuk var. Şahsiyetsiz gavur var, şahsiyetli gavur var böyle de diyebiliriz. Yani aslında bize bunları bir nebze gösteriyor, ayırt etmemizi sağlıyor.

 

“Fe-eser-ne bihî nâk'ân” tozu dumana katarak ortalığı bulandıran. Hz. Ömer Müslüman olmadan önce ben bu adamı öldürüp Mekke’deki ikiliği ortadan kaldıracağım diye yemin etmişti ve evinden hışımla çıkmıştı. Yolda kendisini arkadan, kendi kabilesinden biri ama Müslüman olduğunun farkında değil henüz o adamın, Ömer’in hışmını görünce onu konuşturdu, niyetini anlayınca kardeşlerini ele verme pahasına Resulallah’ı kurtarmak istedi. Yani bir tür ResulAllah’ı savunmak için kardeşlerini ele verdi. Sen önce git dedi eniştenle bacının işini gör çünkü onlar da iman ettiler, Ömer’in haberi yok. Vardığında içerden Kur’an sesleri geliyordu. Kardeşi Fatıma binti Hattab’ın evinden. Eniştesi Sa’îd bin Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, eşi. Ve kapıyı yumrukladı, Kapı açıldığında telaşla sakladılar. Ve neydi o duyduğum sesler. Karma karışık, Ömer’in içi yangın yeri gibi geliyor gidiyor, bir aydınlık bir karanlık ve orada birkaç tokat aşketti kardeşine, eniştesine de saldırdı. Ama bir taraftan da iç dünyasında gelgitler yaşıyordu. Ve en sonunda çıktı o Kur’an parçası Tâhâ sûresi okunuyordu. Ömer Tâhâ suresinin ayetlerini dinledikçe karanlık yüreğine güneş doğmaya başladı, vahiy onu da feth etmişti ve o anda, oracıkta öldürmeye gelen Ömer dirildi ve Allah resulüne vardığında zaten niçin vardığını bilerek varmıştı. Dolayısıyla işte tozu dumana katmak, bir tanesinin hikayesi bu, ilginçtir.

 

“Fevesâtnê bihî cem'â” Nihayet bir düşmanlıkla, bu düşmanlıkla hatta toplumun ortasına destursuz dalanlara Allah şahittir. Başa, ê vav”ı kaseme hep atfetmemiz lazım. Yani bu düşmanlıkla toplumun ortasına dalıp destursuz dalanlara Allah şahittir.

 

[Ek bilgi; İkrime demiştir ki: süngüler, silahlardır. Buna göre zamanımızın ateş saçan silahları hiçbir mecaz düşünmesine hacet kalmaksızın bunda öncelikle dahil olmuş bulunur. Özellikle sûrenin Mekkî olması rivayetine göre, o zaman Müslümanlar da ne at, ne de silah olmadığı için bu âyetler bütün geleceğe ait demek olacağından bu mânâ ve şümul daha açıktır. Bu şekilde burada sonradan peyderpey ortaya çıkacak böyle ateşler saçan silahlarla geleceğin harp güçlerine de işaret edilmiş olmakla buna göre yalnız atlara değil, harıl harıl süratle hücum eden motorlu akın vasıtalarının da hepsini içine almış bulunur. Bu âyetlerde tamamen tercümesi mümkün olmayan kelimelerin özelliklerine ve cemiyetlerine dikkat edilir ve bunların aralarında peyderpey tertip ifade eden "fa"larla geldikleri de düşünülürse, bunlar sadece bir seriyeye değil, her zamanın peyderpey gelişecek taarruz araçlarına işaret eden âyetler olduğu takdir olunabilir. (Elmalı-Tefsir)]

 

[Ek bilgi-2; Topluluğa dalanlar” ifadesi ise topluluk içinde yaşayan ve sosyal hayatta çalışarak iz bırakan ve eserleri ile konuşanlar kastedilmiş olmalıdır. (M.Ali Kaya)]

(M.İSLAMOĞLU)